in ,

Alsancak Öğretisi – Hüseyin Peker

1- Torba

Konak meydanında taşlar öğretti sanki bana. Denize toprak döşüyorlardı. Üst üste taşları kırarak. Ben de onların üstünde oturuyordum. Adının Nusret olduğunu sonradan öğrendiğim biri geldi yanımdan geçti, dur dedim. Bira ikram etmiş de olabilirdim. Gözleri çakırdı. Denizle eş bakıyordu, içi oyuk bir bakış. Birayı içti, sonrası öğretti. ‘Eline bir torba alırsın’ dedi,‘evden, sonra da böyle bira içenlerin dolaştığı şehre yakın parçaları dolaşırsın. Boş kutuları doldurursun torbana, kilosu  beş lira. Elli tanesini ezdiğin zaman bir kilo ediyor hesap bu’ Sanki Nusret’i bekliyormuşum ben. Çekirdek, çiğneyen de nasıl bağımlılık yaparsa, o günden sonra hep torbayla dolaştım. Bulduğum boş bira, kola kutularını topladım,önceleri tekdüze geldi bana bu iş. Ama kazandıkça umursamaz oldum. Hiçbir şey duymadan topladım durdum.

2- Çiçekçi

Sabah ilk otobüsle Alsancak’a inmeye başladım. Köpekler korkutmuyordu o dönem beni. Gece içip sağa sola kutuları, şişeleri saçanlar, ve yollar üzerindeki o koca boşluk. Bazen bir boyacı parçası peşime takılır, benle gezmek isterdi, apartman aralarında tiner filan kokluyordu yanımda. Ben elindeki boya tezgahıyla sabahın köründe ben gibi yollara düşmesindeki aklı hesaplıyordum. sonra büyüdü o. Göremedim.. Köpekler de dağıldı, toplandılar bir araya, sonra ufalandılar köpekler. Köpekler insanın arkasından gelmeyi severdi. Bir de insanlar seni çağırmayı, uyuduğu köşelerde. ‘Gel cigara içelim’ ‘Sen de ateş var mı?’ O ünlü dar Alsancak sokağında, birisi de sabahın köründe beni evine çağırdı: ‘gel gel’  dedi, gitmedim.Kimseler yoktu. Tanımıyordum. Ne istediğini anladım ama,işimi aksatmak için yapmıyordum bu torbayı doldurma olayını. Bir yere takılsam, başkaları toplardı. Zaman önemliydi. Ya bir çırpıda toplayacaktınız. Ya da boşuna kürek. Gitmedim,ertesi hafta o çocuğun AİDS’ten öldüğünü duydum, çiçekçiymiş Alsancak’ta, pantolonu sıyıracaktı malum. O sokakta günlerce kaldı çiçek sepeti. Restoranlardaki çiftlere sattığı çiçekler  sahiplerini bulamadı, kurudu. Bütün çiçekçilerin yazgısı aynı.

3- Çay

Apartman yeni inşa edilmişti. bitmiş ve en alt kat girişi tamamlanmadan oraya bir bekçi koymuşlardı. Orta yaş bir Anadolu genci, sıcak bir yürek. O da ‘gel’ dedi, ‘çay içelim’ Onu kıramadım. Halıyı paylaştık. Kısa bir çay molası.Daha doğrusu onun sabahın köründe benim topladığım hurda torbasını; halısının üstüne koyup, bana minder vermesine ısındım. Oysa ben o torbayı kaldırıp döndükten sonra halı ıslanacaktı. Ne de olsa, topladığım kutulardan bira ve kola artıkları sızardı. Ona sabahın ilk saatlerinde akrabası yerine geçen bir dost soluğu daha çok gerekliydi, kalanı temizlerdi. Yorganı gösterdi, halının üzerinde bir yastıkla çiçeklenmiş. ‘Ben burada yatıyorum geceleri, bekliyorum apartmanı, yemek de yapıyorum, erken gelirsen, sen de burada yatarsın benle’ Benim evim vardı, onun da yalnızlığı dargeliyordu. Yanında yatacak birini arıyordu, köpekler geliyor mu yanına diye düşündüm?  Çay ılıktı. Ama onun gözleri sıcaktı. Biz insanlar neden her türlü birlikteliği önce bakışlardan başlatırız. Gözlerin izlenimi ne kadar önemlidirbizde. İyi bakan kazanır bizi. Sonraki günler yanına tekrar uğrayacağıma söz verip, boş bardağı halının üzerine bıraktım.

4- Zula

Bir sabah peşimden bir adam geldi, hissettim. Yaklaştı ve‘Bana bak ben bu yolda bazı yerlere bulduğum boş kutuları ve  şişeleri saklıyorum, bunun adı -zula- dır. Bu zulalarıma sakın  değme.Ellemeden geç, ya da bu yoldan geçme.’  Ben neredenbilirdim onun yolda sakladığı zulaları, onları mı arayacaktım?Neden böyle konuşuyordu uzaktan uzaktan bu adam.‘Ben bilmem’ dedim. Bağırarak yanıma yaklaşıyordu. ‘girme bu sokağa’  dedi, ‘bir daha görmeyeyim seni’ Kimseler yoktu. Köpeklerden çok bu adamdan korktum.Çünkü bağırışında bir öfke kusmuğu vardı. Bir süre osokağa teğet geçtim. sonra da düşündüm. Niye boş Alsancaksokaklarını parselliyordu ki bu adam? Daha sonraki bir gün bu adamı ellerinde kelepçeyle polisin yanında gördüm. Polise sordum: ‘Delirmiş bu, Manisa’ya sevkedeceğiz’dedi. Sonrası bir daha da görmedim onu. Alsancak’taarada böyle çoğalıp köpüren tipler çoktu. Gün aşırıböyleleriyle karşılaşıyordunuz.

5- Şort

Bir gece evden çıkıp Alsancak’a gittim, bu kez gece turu yapmak niyetindeydim, biraz da alkol almıştım. Tam gar meydanındaki o parka tünedim. Oraya çadır kurmuştu, tanıdığım bir hurdacı. Kapısında köpekler, içeride mum ışığı, çömeldim. İçtiğim biraya bir yudum ekledim.Nasıl oldu anlamadım, çirkin teklifler gelmeye başladı o sarhoş hurdacıdan. ‘Olmaz’ dedim. Üstümü başımı yırtmaya kalkıtı. Pantolonumun bir paçası yoktu,kurtuldum elinden. Hayat yılmamayı gerektiriyor.Bütün bu olan bitene karşın hurdacılığı bırakmadım.Çetin ve yorucudur yaşamak. Ayakta kalmak çaba ister.Sonraları o adamı uzun süre sonra sokakta, köşebaşında gördüğümde merhaba bile demedim. Olay bu kadardı. Merhabayı kesmek. Elimdeki torbada o geceden eser yoktu. Kola kutuları yola dağılmıştı Alsancak garında. Bir otobüs üstünden geçip çiğnemişti.Ben otobüse nasıl binecektim. Onu tasarladım. Pantalonu çıkarıp, içimdeki koyu renk donla seferi tamamladım. Onu şort sandı diğer yolcular. Şortlu yolcudan farkım yoktu.Olan biteni de unuttum. Saldırı bir köpekten değil bir başka hurdacıdandı.    

6- Molozlar

Ahmet ağbi eski bir Alsancak evinde çöreklenmiş gibiydi. Üst kattaki molozları gösteriyor, ben bu katta yatarım diyordu. Bir yığın pisliklerin arasında. Her sabah geldiğimde uyanık ve içkisini bitirmek üzere olurdu. Aralıklı içiyordu, elindeki şarap kadehini. Bana güzel hikayeler anlatırdı sabahları. Bana kutu kola, bira toplardı günden, hem de torbasıyla. Bir gün bir bar kapısında bulduğum artık içkileri (sanırım içilmemiş kıyıda kalmış viski, vermut, votka vs. sert içkilerin son kadehlerinden oluşmuş bir koleksiyondu bu.) Bir yığın şişeyi ona bıraktım. ‘Ben içerim bunları’ diyordu. Her sabah şarapla uyandırdığım Ahmet ağbi, bu sert içkileri şarap niyetine içtiyse ondan kaybolmuştur ortadan. Öldüğünü duydum sonrası. Oysa bana öğrenci olaylarında epey adamla dövüştüğünü, ondan buralara sığındığını, sicilinin hayli bozuk olduğunu söylemişti. Bir daha o molozların arasına bekçi filan girmedi..

7- Sonrası

Şimdi uzun seneler Alsancak’a gitmiyorum sabahları.Nasıldır bilmiyorum. Ama gündüzleri uğruyorum arada.O parkta başkasının çadırı filan yok. Barlar var,Bornova sokağı ve ucuza satın alınan küçük, dar,biçimsiz kafeler. Kıyıda köşede birikmiş insan öbekleri.Beni hatırlayanları yoktur. Zamanın üstüne değen bir ok gibiyim zaten. Nereden gelip nereyi gözlediğim belli değil. Alsancak’taki gar bile metro istasyonuna dönüştü. Dünyada değişen bir şeyler var. Havalar da öyle, yağmurun üstüne yağmur biniyor. Güneş’in adı yok.

“Sürüye Başkaldır, İsterse Kurt Yesin Seni!” – Sabit Kemal Bayıldıran

İkiz Acılar – Fatma Aras