in

Ayfer Karakaş’la söyleşi – Hicran Aslan

  • Ayfer Karakaş’ın ilk şiir kitabı Ölü Geyikler İçin Eleji geçtiğimiz ay Klaros Yayınlarından çıktı. İlk kitap vesilesiyle sizi okuyacak ve takip edecek olanlara kendinizi nasıl tanıtırsınız?

İyi ve müzikalitesi olan bir şiirin peşindeyim öncelikle. Şiir arenasına geç çıkmış fakat aldığım yol itibarıyla iyi bir savaşçı olduğumu söyleyebilirim. Çok okuyan ve okuduğunu içselleştirme sürecinde hastalık derecesinde bir irdeleyiciyim. Resim sanatından ve dilin imkânlarından yararlanarak şiirini ören bir ilmekçiyim.

  • Genel olarak şiir sanatı ve sanat üzerine; günümüzde sosyal medya, yayınevleri, bazı dergi ve otoritelerin şiirin geldiği nokta üzerine etkileri konusunda neler söylemek istersiniz?

Şiir sanatı sözü, duyguyu, yaşantıyı, tanıklıkları dil çerçevesinde imgesinden ritme, matematikten felsefeye birçok disiplin eşliğinde yoğurarak dizeye dönüştürme sanatıdır. Şairler de gerek kendi iç dünyaları gerek doğal ve yapay çevreye karşı izlenimlerini eğip bükerek, estetize ederek ortaya koyan kişilerdir. Ülkemizde sanat pek üzerinde kafa yorulan bir mecra değil. Özellikle sosyal medyanın gelişimiyle birlikte tam bir kaos halini almış vaziyette. Şiir kirliliği etrafa saçılmış durumda. Toparlanmaya ihtiyaç duyulduğu bu çağda yayınevleri, dergiler ve otorite denen mevkilerce şiiri hak ettiği seviyeye getirmeleri bakımından önemli görevler düşmektedir.

  • Kendi şiirinizi nasıl tanımlıyor sunuz? Varmak istediğiniz, aşmak istediğiniz noktalar nelerdir? Kimleri takip ediyor ve neleri okuyorsunuz?

Şiirimi iç dünyamdaki kaosun yansıması olarak görüyorum. Bireysel bir şiir olarak tanımlayabilirim. Yaşadığım, gördüğüm ve hissettiğim ne varsa şiirimde fazlasıyla yer buldu. Annemin kanser hastalığından hayatını kaybetmesinden tutun da kardeşimin ölümüne değin ne varsa hepsi var. Zaten şair, şiirlerinin toplamı değil midir? Aşmak istediklerim biraz kendi çemberimin dışına çıkmak istediklerimden başlayabiliriz. Benim dışımda da bir dünya var. İnsanlar açlıktan ölüyor, işsizlikten kendini yakıyor; savaşlar, çatışmalar keza öyle resmin büyük parçasını teşkil ediyorken benim şiirlerim için yalnızca kendimi baz almam yeterli değil, olmamalıdır da… Çünkü yaşam benden ibaret değil. Takip ettiğim, şiirini sevdiğim bir çok kişi var. Gökhan Arslan var, Hicran sen varsın, Devrim Horlu var… Yelpazeyi genişletebiliriz ama kimse kırılmasın.

  • Ölü Geyikler İçin Eleji kitabında diğer canlıların ve nesnelerin yaşamlarından yola çıkarak varoluşun bizi başka dillerde çağıran, bağlayan, hüzünlendiren, edilgen hale getiren yönlerine dokundurmalarınız var. Aynı zamanda bir başkaldırı, beklenmedik cümleler, sözcükler ve tarihi kişiler, olaylarla bugünü duyumsatma var. Ne söylüyor bize Ayfer’in şiiri?

Evet, mitolojik unsurlara da yer verdim şiirimde. Örneğin Vainamoinen. Bu unsur benim yaralarımın, hayatın üzerimde bıraktığı kesiklerin bir temsili, bir sembolü oldu. Elbette hayat devam ediyor, edecek de. Kimsenin yaşantısı, kendi hoyrat acılarının sınırlarında sona ermez. Hayat akışkandır, hayat sürekli çağıldayan bir ırmak gibidir. Benim şiirim bu akışkanlığın kayganlığını ve kaynağını anlatır. Şiir ile aştığım hayatı anlatır.

  • Ötekileştirme, yabancılaştırma ve kadın kavramlarına hangi cümlelerle dokunur Ayfer Karakaş? Kadın şair tartışmalarına nasıl bakıyorsun?

Öyle bir algı var evet, insanın kendine benzer olmayanı ötekileştirme algısı. Bu hep vardı. Sanırım insan denen canlının var olduğu sürece de olacaktır. Tasvip ettiğim bir algı değil elbette. Kadın şair, diye bir şey yoktur, “şair” vardır. Bu da ötekileştirmenin bir biçimidir. Şiir yazan kadınlara “şaire” diyor bazıları. Tıpkı Adem’in kaburgasından kadının yaratılması mitine benziyor bu durum. Öyle mi oldu peki, kesinlikle hayır. O halde şaire demeyiniz, “şair” deyiniz.

  •   Şiir kitabın ilk olsa da bazı dergilerin yayın kurulunda yer aldın, bazı dergilerde şiir edebiyat ve hayat üzerine köşe yazıları, kitap tanıtım yazıları yazıyorsun. Dergilerin büyük başlıklarına rağmen içerikteki yetersizliklerine, okur azlığına ve karşılaştığın başka sorunlar üzerine neler söylemek istersin?

         Dergiler, şiirin nabzının attığı mecralardır. Her ne kadar kapanmak için çıkarılmaya başlansa da dergilerin yaşatılması gerekiyor. Her üç kişiden beşinin şair olduğu ülkemizde nitelikli olanı bulmak gerçekten çok zor. Dergilerin en önemli görevlerinden biri de nitelikli olanı bulup çıkarmaktır. Kitap okuyan sayısı, otobüslerde bir istatistik gibi karşımıza çıkar. Herkesin elinde telefon, elinde kitap olan bir ya da iki kişiyi aşmaz. Bu bir istatistiktir. Hiç öyle şirketlere para verip anket yaptırma gereği duyulmadan gözümüzün önünde durur. Hele dergi, çok daha azdır. Zaten dergiler, satış yapabilseydi kapanmak zorunda kalmazdı. Günümüzde bir çok derginin birtakım imkansızlıklar nedeniyle kapanma bildirgesi yayınladığını görüyoruz. Olmamalı, edebiyatın nabzının attığı yerlerin sonu bu olmamalı.

  • Son günlerdeki şiir ve edebiyatta yarışma mantığını eleştirenlere neler söylemek istersin? Ödül alan kitapların, dosyaların yetersizliği okurda nasıl bir etki yarattı sence?

        Yarışmalar ve ödüller olmalı bence. Ancak kriterin bir kaç kişinin şiir mantığının insafına bırakılması gerçekten acı. Bakıyoruz jüride hep aynı kişiler. Yani edebiyat otoritesi bu bir kaç kişiden mi oluşuyor. Olmamalı, yanlış çünkü. Bu bir kaç kişinin insafına bırakılmış yarışmalar kör topal eserlere öncelik verilmesine neden oluyor. Yarışmaların adilliğine inanmayan nitelikli eser sahibi dosyasını göndermiyor. Ödüller, eser sahibini edebiyat dünyasına tanıtır, yeni eserler üretmek için şevk verir. O yüzden jürilerin daha nitelikli, ve talebi karşılayan özellikte olması şarttır.

Son olarak kitabın yolu açık, anlayanı çok olsun. Teşekkürler.

Benimle bu güzel söyleşiyi yaptığın için çok teşekkür ederim. Her şey şiir üzerine olsun.


Poetika’nın Hata-İ Yolunda Kesişen Yollar – Eylem Hatice Bayar

Hatice Tarkan Doğanay ile Söyleşi- Mustafa Akgün