in ,

Bir Avuç Badem – ALi Kıvrak

Cezaevinin arka kapısından giren ziyaretçiler sıra halinde kimlik kontrolünden ve üst aramasından geçirilerek salona alınıyor, devasa salonu orta yerinden ikiye ayırmış izlenimi veren, onlarcasının yan yana dizilmesiyle oluşturulmuş  upuzun masanın karşı tarafında yerlerini alıyor, az sonra salona alınacak mahkumları görmenin heyecanıyla bekleşiyorlar. Gözler duvarda asılı saatte, yüreklerde ha geldi ha gelecek kaygısı. Ufak bir gülümsemenin bile utanç sayılacağı zannı, acısını sırtlanmış insanların her birinin gözünde aynı kara,  ağulu hüzün. Ve sanki dünyadaki bütün hüzünlü insanları bu salonda toplamışlar da az sonra bir anons duyulacak, bir metalik ses şöyle seslenecek:  “Sayın ziyaretçiler biraz sonra salona mahkumları alacağız. Herkes rahat bir sandalye seçip otursun. Hüznünüzün müsebbibi bu insanlarla yüzleşin diye topladık sizi bu salonda. Utandırın onları ve size yaşattıkları bu hüznün hesabını sorun. Onlar olmadan devam etmek zorunda kaldığınız devasa bir hapishaneye dönen hayatınızda gerçek mahkumun dışarıdakiler olduğunu onların yüzüne yüzüne çarpın. Bu kaloriferli, korunaklı yerde üç öğün yemek yiyip, yediklerini eritmek için volta atıp, yan gelip yatmak mı mahpusluk, yoksa her Allah’ın günü bir cehenneme gözlerini açmak, mahkum yüreğini bir o tarafa bir bu tarafa savurmak mı?”  Suçlu kim, masum kim, mahkum kim ve kim asıl bedeli ödeyen?

Az sonra salona girecek mahkumların belli ki hasretlerini gidermek umuduyla ince ince düşünülerek hazırlanmış, cezaevi görevlileri tarafından didik didik edilmiş, beceriksizce geri toparlanmış çantalar, üzerine sarılı gazete kağıtları parçalanmış paketler  masaların üzerine gelişigüzel bırakılmış.  Henüz kimse sandalyelere oturmamış, herkes ayakta.  Gözler bir duvardaki saatte, bir ha açıldı ha açılacak kapıda.  Bir çocuk inlemesi yırtıp parçalıyor içerideki o ağır aksak zamanı. Ve ardından yine o yok olası sessizlik.

Bugün açık görüş günü. Yani kanunlarla belirlenmiş kurallar içerisinde mahkumların yakın akrabalarıyla yüz yüze görüşme yapabildiği gün. Bir de bunun kapalı olanı var, dokunamadığın, başına dikilen görevlinin her söylediğin sözü işittiği ve gerektiğinde müdahale edebildiği. Eh, açık olanı daha makbul elbette.  Açığından olsun kapalısından olsun fark etmez, kurallardan biri de cezaevine hiçbir şekilde yiyecek içecek sokamazsın.  Özenirsin, özlemiştir şimdi dersin, iki dolma sarayım, memleketin taze soğan kokusu burnunda tütmüştür, iki de ondan koyayım dersin, yok efendim. Neymiş, yasakmış. Biraz laf söz etsen “Aha kantin şuracıkta duruyor” deyiveriyorlar.  “Oradan parayı bastır al. Cezaevi kantini para kazansın.”  demeye getiriyorlar yani. Giyecek, çamaşır öteberi getirebilirsin, o da belirli sayıda ve müdürlük kontrol ettikten sonra içeri sokabilirsin. Şu masanın üzerindeki çantaların haline bir bak. Mahkumların biraz yüzü gülsün diye hediye niyetine bunca yoklukta alınmış hazırlanmış öteberiler nasıl hoyratça tıkıştırılmış gerisin geri. Şaşırmazsın çünkü eşyalar da sahipleri gibidir dersin. Biz çok mu derli topluyuz, her şeyimiz çok mu yerli yerinde?  Ellenmedik, dokunulmadık, bilinmedik neyimiz kaldı? Olsun varsın dersin sonra. Onca yol tepip geldikten sonra bir kez görmek, halini hatırını sormak da yeter.

Ayakta bekleyiş sürüyor. Kantinden yayılan taze çay kokusu içerideki havayı biraz olsun yumuşatmış. Gözler bir saatte, bir ha geldi ha gelecek kapıda. “Çayları şimdiden alsak o gelene kadar soğur mu acaba?” diyor genç bir kadın yanındaki yaşlı adama.  Adam dalmış gitmiş, duymuyor bile yanındakinin söylediklerini. “Neyse, o gelince alırız.”  diyor kadın, kocasının akşam işinden çıkıp evine dönmesini bekliyormuş gibi. Bir kadın için ne büyük bir umuttur o. Tüm gün evin işi, aşı, çocukların tantanası dinmek bilmez de, akşama tutunur kadın. O akşam saatidir ki gözü kapı eşiğine takılıp kalır. Gün boyunca yorulduğunda, biraz güçsüz düştüğünde akşamın o saatini hayal eder ve ona anlatırım der. Çocuklar biraz çileden çıkarsa “Akşam babanız gelsin, görürsünüz siz!” der, yüreği hafifleyiverir.  Bütün dünyası olan bu evde eksik parçanın tamamlanmasıdır akşam üzeri  onun gelişi. Sadece o zaman, dişi bir kartal gibi bütün duyu organlarıyla yuvasını korumaya dikkat kesilmiş kadın, bırakıverir kendini onun güvenli omuzuna.  Bir kadının kocası mahpus ise en büyük cezayı o alır, en büyük cefayı o yaşar. Her yer hapistir ona, dünyası olan o ev bile yeterince korunaklı değildir artık. Çünkü  her akşam aynı saatte sığınabildiği omuz düşmüştür. O hep tetiktedir artık.

Bir de analar vardır, yavrusu rahmine düştüğü gün, bin ümidi onun için yüreğine düşüren, karnındaki bebeği büyüdükçe o ümitleri de aynı oranda çoğaltıp apaydınlık bir geleceğe eviren analar vardır. Cılga yollara ayağı değmesin diye her daim dudak ucunda beliriveren dualarla büyütürler yavrularını ama gel gör ki hep aynı düzlükte gitmez hayat dediğimiz.  O analardan biri Gülizar ana. Yüzlerce, binlerce mahpus anasından sadece bir tanesi.  Ayakta bekleyen kalabalığın aksine duvar dibine çökmüş, bin yıllık kederli başı iki elinin ayalarına yerleşik, öylesine boşluğa bakıyor. Görmek için değil, görmek istedikleri bunlar değil. Rahmine düşen yavrusu için kurduğu, tazecik bir fidanken arsız bir rüzgarın kökünden söküp attığı hayaller bunlar değil.

Karşıdan bakıldığında ufaldıkça ufalmış, çöktüğü yerde der top olmuş bedenin dokuz çocuğa hayat verdiğine kimse inanmaz. Küçük bir kız çocuğu olmadığını birkaç adım yaklaştığınızda yüzündeki bir ağaç gövdesinin  yarıklarını andıran kalın çizgilerden hemen anlayıverirsiniz.  Ellerinin üzerindeki hayli belirginleşmiş, rengi yeşile çalmış boy boy damarlar da o ağacın dalları gibi görünür gözünüze.  Baş örtüsünden üzerindeki entariye kadar siyaha sarınmış bu yaşlı bedende tek hayat belirtisi olan mavi gözleri sanki ödünç bırakılmış, birazdan sahibi gelip alıverecekmiş gibi eğreti. Köyde kimse adıyla seslenmez ona. Seslenseler dönüp bakmaz, adına öylesine yabancılaşmıştır. Kendini bildi bileli Çakır anadır.  Evinde ocağında, çocukları hatta sayısını bilmediği torunları bile Çakır ana diye seslenirler. Neredeyse on dakikadır salonun giriş kapısında “Gülizar Aydın” diye bağıran görevliyi duymaması o sebepledir. Salonda “Kim bu Gülizar Aydın” der gibi birbirine bakan insanların arasından genç bir kadın Çakır Ana’nın yanına yaklaşıp kolundan tutarak sarsmasa o olduğu anlaşılmayacak. “Gülizar Aydın sen misin teyze? Bak sana sesleniyorlar yarım saattir.” Ona doğru eğilmiş yüzden gelen uğultulu sesin sadece “Gülizar Aydın” dediğini duyabiliyor ve ani bir hareketle yerinden fırlayıp kadının parmağıyla işaret ettiği yöne doğru yürüyor.

Görevli “Teyze yarım saattir seni çağırıyoruz” diye paylıyor yaşlı kadını. Elindekini uzatırken “Ziyaretçi kartını almadan girmişsin. Bir öğrenemediniz memleketin kurallarını.”  diye son bir kez daha azarlıyor. Gülizar ana dilsiz gibi susuyor. Ne yapması gerektiğini bilmez halde bakınıyor. Az önce kolundan sarsıp  onu derin düşüncelerden uyandıran genç kadın yetişiyor yine yardımına. “Teyze, yakana takacaksın bu kartı, bak benimki gibi.” diyerek kendi yakasındakini gösteriyor. Kartı el çabukluğuyla Gülizar ananın siyah entarisi ile yine siyah olan baş örtüsünün tam ucuna tutturuyor. “Oldu işte,” diyor görevliye dönüp. “Size de azarlayacak bahane lazım. Yaşlıdır, ne bağırıyorsun ki?” diye söylenerek Gülizar ananın koluna giriyor ve  oradan uzaklaşıyor. Sanki birisi orada, aynı yerde beklemesini tembihlemiş gibi gerisin geri çömeldiği yere dönüyor Gülizar ana. Gözlerini yine öyle kısıp uzaklara dalıp gidiyor. Masmavi gözlerin çevresinde oluşuveren derin yarıkların çok gülmekten olduğunu düşünürseniz aldanırsınız. Keşke öyle olsaydı, keşke o derin çizgilere hayıflanmayacak kadar güleç biri olabilseydi.  Sabretmeyi ve beklemeyi öğrenmiş bu yaşlı yüze ufacık bir gülümseme ne de güzel yaraşırdı? Sahi en son ne zaman gülümsedi  acaba?  Hayatın türlü gailesine kapılıp bir kenara attığı o güzel gülümsemeyi kim bilir ne zamandır konduruvermedi yüzüne gonca bir gül gibi!

Mahkumlar salona tek sıra halinde giriyorlar, ziyaretçileriyle sarmaş dolaş ayaküstü hasbıhal etmeye başlıyorlar. Bazıları neşe içerisinde, birbirini sağlıklı görmekle yetiniyorlar belli ki. Başka türlü hangi haber neşelendirebilir ki bir insanı bu mahpus damında?

Serhat görünüyor kapıdan, Gülizar ananın oğlu. 25 yaşlarında, uzun boylu geniş omuzlu, dağ gibi, sırım gibi bir genç .Adama bir vurdu mu bir daha yerinden doğrulamaz, o kadar gürbüz ve sağlıklı bir adam. Başı önünde yürüyor salonun ortasına doğru. Durdurup  başını çenesinden tutup yukarı doğru kaldırmak ve gizlediği gözlerine bakmak istiyor insan. Bu utancın sebebini merak etmemek elde değil.  Öylesine mahcup, yerin dibine geçeyim de yok olayım der gibi anasına yaklaşıyor. Sarılıyorlar öylesine. Daha büyük bir hasret bekliyor insan bu kavuşma anında. Her ayın üçüncü haftası yapılması gereken zorunlu bir görevi yerine getirmenin telaşı içerisinde her ikisi de. Bitse de gitsek der gibi. Kalabalığın arasında bir masa seçip karşılıklı oturuyorlar. Öncesinde defalarca kez yapıldığı belli bu ezberlenmiş hareketleri hiç yadırgamıyorlar. Görev icabı, bitse de gitsek der gibi her ikisi de.  

Susuyorlar karşılıklı. Gülizar ana ellerini kavuşturmuş, sanki avuç içinde bir şey gizliyor gibi, başı önünde, oturuyor. Serhat da anasıyla aynı hareketleri yaptığının farkında bile değil. İkisinin de başı öne eğik, ikisi de suskun. 

Gülizar ananın dudaklarında bir kıpırdanma oluyor, belli belirsiz sözcükler dökülüyor.

-Nasılsın? İyisin?

-İyi, sen nasılsın?

Yine sessizlik. “Çay alayım içersin.” diyor Gülizar ana, yerinden doğrulup kantine doğru yürüyor ve az bir süre sonra  büyük bardakta iki çay ve bir paket kavrulmuş bademle geri dönüyor.  Bademleri paketinden çıkarıp masanın üzerine bırakıyor. Tekrar sandalyesine oturup eski duruşuna dönüyor. Yine ellerini gizlemek ister gibi bacaklarının önünde birleştirip büzüldükçe büzülüyor.

Serhat öne eğik başını saniyelik bir hareketle kaldırıp duvardaki saate bakıyor ve tekrar öne eğiyor. “Sadece beş dakika mı geçmiş?”  diyor iç sesi ve söylenmeye devam ediyor içten içe:

 -Neden bu eziyeti yapıyor ki bana? Gelmese olmaz mı sanki? İllaki gelecek, illaki bu işkenceyi çektirecek. En büyük cezayı verseler ne olacak? Dar ağacında sallandırıp nefesimi kesmedikten sonra bitmez ki. Karşımda oturan cennetim bildiğim, yurdum bildiğim anamın sevgisinden bir ömür boyu mahrumiyet cezası almışım, bundan daha beteri olur mu?  Göz görmeyince gönül avutuyor kendini ama her ay bu işkence neden?  Gelme desem, yine gelecek biliyorum. Her ay o sessiz nefretini bana gösterecek ki yüreği soğusun. Ah anam, keşke ben öleydim de senin o sıcak nefesini mezar taşımda hissetmek de bana kafi gelirdi.

Gülizar  ana göz ucuyla bakıyor Serhat’a. “Zayıflamış. Yüzü ufalmış. Geçen ay daha mı iyiydi sanki?  Hasta mı oldu acaba? Çocukken de böyleydi. Hasta olacağını daha bir gün öncesinden yüzünden anlardım. Gözlerinin altı çukurlaşır, avurtları çökerdi.  Doğurduğum dokuz çocuktan en zor büyüyen, beni en çok daraltan buydu. Sakınan göze çöp batarmış. Evin en küçüğü olduğu için herkes korur kollardı halbuki. Zor büyüdü, çok zor büyüdü ama delikanlı olunca kapıdan bacadan girmez oldu. Boyu, posu, kaşı gözü herkesin diline düştü. Nazar ettiler belli ki. Bu yazgıyı yazana mı söyleneyim, töre dedikleri görünmez bilinmez, insanların arasında uğursuz bir ruh gibi dolanıp duran lanete mi diyeyim lafımı? Her ay gelip onu bu mahpus damında görmek zorunda olmak bir ana için nasıl bir cehennemdir Allah’ım?  Başını kaldırıp gözüme baksa, bakmaz ki. Hasta mı acaba? Sorsam, onu da demez. O lanet günden beri gözleri toprağın ta altına kaçtı sanki. Onun  kara gözlerinin ferini  de Elifimin tabutuna koyup gömdüler. Bir ana için iki evladını da toprağa vermek değil de nedir bu? Biri toprağın altında, biri yaşadığına her gün lanet eder halde bu mahpus damında. “

Salon ana baba günü. Mırıltılı konuşmalar, yer yer atılan göstermelik kahkahalar, çay getirenler, götürenler, ağlayanlar. Serhat ve Gülizar bu hareketli görüntüye uygun düşmeyecek kadar hareketsiz, sadece duruyorlar. Nefes alıp verdikleri bile anlaşılmıyor neredeyse. Sanki fotoğrafları çekilmiş de salondaki hengamenin arasında bir yere asılmış gibi. Lakin kendilerine söyledikleri bu hareketsiz resme inat öylesine güçlü ve hararetli ki,  yüreklerinden kopan çığlıkları iyi ki bir duyan yok dersiniz.

Gülizar’ın yüreği devam ediyor kendi kendine söylenmeye: Bademe elini bile sürmedi. Oysa ne kadar çok severdi, hatta en sevdiği şeydi. Belli ki hasta, yoksa yerdi. Geçen ay geldiğimde entarinin iç cebine bir avuç badem koyup getirmiştim. İçeriye yiyecek almıyorlar. Alsalar, bir avuç değil bir çuval getiririm. Koğuş arkadaşlarına dağıtırdı Elifimin sevabına. Bizim köyde yüzüne bakan yok ki bademin. Her yer alabildiğine badem ağacı. Elifim de çok severdi. Sekiz erkek evladın arasında tek açan çiçeğim, bir tek gülüm. Saçlarını belik belik örmeye doyamadığım. Töre dedikleri o lanet döndü dolaştı, benim evime ocağıma da  girdi. Ah Elif’im, açılmamış gülüm, bana daha erken diyeydin, anan bir hal çaresine bakmaz mıydı? Seni o törenin elinden çekip kurtarmaz mıydı?  Yürek bu, sevmişsin belli ki, hem de çok sevmişsin ki kendini teslim etmişsin o hayasız herife. Karnındaki beş aylık olana kadar nasıl anlamadım, nasıl fark edemedim? Ana mıyım ben? Dokuz çocuk doğuran bir kadın gözünün önünde evladının karnı şişerken nasıl görmez, nasıl bilmez?  Kan uykusuna mı yatırdı beni yazgım, yoksa görürdüm, analar bilmez mi? Ah Elifim, sana ne hayaller yakıştırmıştım ben oysa.

Serhat yine başını belli belirsiz duvardaki saate çevirip bakıyor. İçindeki sesi dinlemeye koyuluyor:

Daha on beş dakika olmuş. Mektup yazsam, gelmeyin, aramayın beni desem, yine gelir biliyorum. Bak yine gidip badem almış getirmiş, gözüme gözüme sokar gibi. Fındık, fıstık değil, illaki badem  olacak. İllaki yüzüme vuracak.  Elifi badem ağaçlarının dibinde vurdum, orada aldım canını. O yüzden her gelişinde badem getirip yüzüme vuruyor aklı sıra. O benim hem ablam, hem kardeşim, hem en iyi arkadaşımdı. Daha on beş yaşında çocuğum, ne bilirim ben töreyi, ne bilirim ben namusu?  Büyükler erkeksin dediler, bu işi temizlemek senin boynunun borcudur, töre öyle emreder  dediler, tutuşturdular elime silahı. Yaşım küçükmüş, daha az ceza alırmışım. Abilerimin çoluğu çocuğu yetim kalırmış hem.  İllaki birisi yapacak bu görevi. Elif illaki ölmeli. Elif, benim ablam, benim can kardeşim, kara gözlerine bakmaya doyamadığım bacım.  Şimdi kendimden başka kim duyar benim ahüzarımı ? Kendi içime söyler, kendim dinlerim. Töre beni kahraman bilir, ailemin erkekleri namusunu temizleyen koç yiğit der. Ya anam? Karşımda kurumuş bir ağaç gibi oturmuş anam ne der bana?  Katil der elbet. Haksız mı? Kendi kardeşinin canına kıyan katillerin en acımasızı değil de nedir?  Yaşım küçükmüş, törenin buyruğuymuş hepsi lafı güzaf. Elifin elinden tutsaydım, çekip gitseydim, de git deseydim töreye, şimdi yaşıyor olacaktı. Şimdi o toprakta, ben burada. İkimiz de ölüyüz, ikimiz de yitik.”

Yarım saat önce görevlinin hışmından Gülizar’ı kurtaran genç hanım elinde iki çay bardağıyla yaklaşıyor. “Ana” diyor, “çay almaya gidiyordum, sizi görünce iki tane fazladan aldım, buyurun için afiyetle. “Kimdir, senin oğlun mudur bu?” diye ekliyor çayları masanın üzerine bırakırken.  Gülizar başını evet anlamında sallıyor, gözlerini kaldırmadan. “Sağ olasın kızım, zahmet etmişsin.”

Genç hanım, yüzü Serhat’a dönük, devam ediyor meraklı sorularına. “Allah kurtarsın gardaşım, çok da gençsin. Af çıkacakmış öyle konuşuyorlar. Seçim yaklaşıyor ya. Cezan ne kadar kaldı? Niye düştün mahpus damına? “ Serhat hep eğik duran başını öyle bir çabuklukla kaldırıp kadının gözlerinin içine bakıyor ki, kadın sorduğuna soracağına bin pişman, karşısında ona nefretle bakan bir çift gözden kaçıp kurtulmak istercesine oturduğu sandalyeden düşecek gibi sarsılıyor, darmadağın oluyor. “Bacımı öldürdüm.” diyor Serhat, sesi salonda yankılanıyor, bütün gözler onların masasına dönüyor bir anda. Kadın fal taşı gibi açılmış gözleri Serhat’ın üzerinde, kaçar gibi uzaklaşıyor hemencecik.

Bir yıldır, o lanet günden beridir ağzından tek bir kelime duymadıkları Serhat  konuştu, “Bacım” dedi üstüne üstlük. Gülizar ana sanki dünyanın en güzel melodisini dinlemiş de gevşemiş gibi hissediyor bir anda kendisini. Serhat’a bakıyor, başı tekrar yere düşmüş bile. Sanki biraz önce dimdik duran baş, tüm gücüyle haykıran ses onun değil. Kendi iç dünyasına gömülmüş gitmiş yeniden. Gülizar ana uykudan uyanmış ama tekrar uykuya dönmek için sabırsızlanan mahmur bir çocuk gibi  başı önünde, iç sesini dinlemeye başlıyor.

“Bir sene oldu. O gün bu gündür sesi hiç çıkmamıştı. Sorguda, mahkemede bile konuşmamış, öyle diyorlar. Şimdi konuştu. “Bacım” dedi. Belli ki çok pişman, belli ki bacısını düşünüp acı çekiyor. Hem onun bir suçu günahı yok ki, silahı körpecik çocuğun eline veren, aklını bin bir türlü nefretle dolduran töredir suçlu. Ah Allah’ım, ne zor şey ana olmak? Yüreğim biraz soğusa, yüreğim biraz bu evladıma meyletse, toprakta yatan kuzuma ihanet etmiş gibi huzursuzlanıyorum. Ben ne yapayım, sen yardım et. Ölüm gelip canımı almadıktan sonra bitmeyecek mi bu hesaplaşma? Ben ki dokuz evladımı da eşit görmüş, bir gün bile birini diğerinden ayırmamış, hassas bir terazide tartıp öyle vermişim sevgimi her birine. Şimdi bu terazinin neresine hangi evladımı koyayım?  Yüreğimi nasıl eyleyeyim, sen söyle Rabbim! Daha bu sabah, buraya gelmeden önce gittim Elifimin mezarına. “Ana dedi bana” Ana, beni öldürdüler, senin körpe kuzunu, Elifini al kanlara bulayıp öldürdüler, sen daha benim katillerimin yüzüne mi bakıyorsun? O katillerin arasında yaşamaya devam mı ediyorsun? “ Bunları dedi.  Sanki benim yaşadıklarımı görürmüş bilirmiş gibi bunları söyledi. Ah Elifim, n’eyleyim? Kardeşin Serhat da ölmedi mi sanırsın? Onun işi daha zordur bilesin. Sen bir öldün, o her gün ölüyor.”

Serhat kirpiğinin ucundan bakıyor anasına. “Kınıfır kokulu anam, nasıl da özledim kokusunu?  Şu gözle görünmeyen elle tutulmayan lanet aramıza girmiş olmasa, doya doya sarılsam, öpsem o hasret kaldığım ellerinden. O zaman burada olmazdık ki zaten. Ben bittim, Elifi bitirdim, seni bitirdim. Üç kişilik ölüm biçti bize töre laneti. Sen kolay mı sanırsın, her gece yastığa başımı koyduğumda Elif’in ceylan gibi ürkek bakışları saplanır kalır karanlığın ortasında. Gündüzleri daha az düşünüyorum, koğuşta oraya buraya koşturan insanlar, gürültü patırtı dikkatim dağılıyor. O kalabalık içerisinde biraz uyuyabiliyorum ama gecenin o öldürücü sessizliği ablamın sessiz bakışlarını da alıp getiriyor . Sen kolay mı sanırsın güzel anam? Elif benim bacım ama en güvendiğim sırdaşım, dostum, geçmişim, çocukluğumdu. Ondan ayrı geçirdiğim, onun içerisinde olmadığı tek bir anım bile yok ki. Kendimi bildim bileli hep yanı başımdaydı.  Birine sevdalansa bana derdi mutlaka. Gülerek derdi hem de. Çünkü bilirdi ki onun mutluluğundan ben de mutlu olacağım. Ona bu kötülüğü yapanın kim olabileceğini ne vakittir düşünüyorum. Tek tek, köyün bütün erkekleri geçiyor gözümün önünden. Şüphe duyabileceğim kimse yok. Kaldı ki Elif tek başına evin öte tarafına bile geçmezdi, geçemezdi. Bazen düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Gün yüzüne çıkmasından korkulan şeyleri örttükçe örtmektir töre dedikleri. Eğer o lanet töre olmasaydı, eğer Elif’in ölüm fermanı alelacele ilan edilmeseydi, her şey ortaya çıkacaktı. Ortaya çıkmasından korkanlardı bir an önce töre töre diye haykıranlar. İki yüzlüsünüz. Bu toplumun bütün insanları, hepiniz iki yüzlü ve riyakarsınız. Elif’in gebeliği ortaya çıktı diye, köyde kasabada konuşuldu diye töreniz hemen yetişti sizin pirüpak namusunuzu temizlemek için. Ama kimsenin aklına Elif’i bu duruma düşürenden hesap sormak gelmedi. Hepiniz, hatta töreniz, el birliğiyle Elif’i değil, kim olduğu bile belli olmayan o şerefsizi korumayı görev bildiniz. Sen bile ana, ben bile. Namusumuz temizlenmiştir ana. Namussuz namusumuz temizlenmiştir.”

Yüreği hınç doluydu Serhat’ın. Bugün olsa ablasını vursun diye eline tutuşturulan silahı töre diyen herkesin üzerine boşaltırdı. O gün bunları düşünemedi. Sanki bir oyun gibi geldi ona söylenenler. Erkek olacağını, erkekliğin namus temizlemekle olunduğunu belletmişlerdi çünkü. Erkek olma isteği bacısının canından daha önemli gelmişti o an için. Oysa nereden bilebilirdi ki bu ağır yükü nefes alıp verdikçe taşıyacağını?

Gülizar ana sanki Serhat’ın aklından geçenleri okuyormuş da onun sorularına cevap veriyormuş gibi iç sesiyle konuşmayı sürdürdü. “ Bir evin bir kızı, sekiz erkek çocuğun arasında erkek gibi büyümüş, korunmuş kollanmış kız çocuğunun başına nasıl olur da böyle bir felaket gelir, aklı olan beri gelsin. Son günlerde birden bire kilo almasını büyüdüğüne yordum.  Deseydi, “Ana benim başımda böyle bir musibet var” deseydi, çaresine bakmaz mıydım? Körpecik çocuk,  korktu belli ki. Biz onları çocuk görürüz, anlamaz der geçeriz ama törenin o sessiz lanetini daha okula başlamadan öğrenir bizim çocuklarımız. Korkmasın da ne yapsın el kadar çocuk?

 “Elif gebeymiş” dediler, Elif törelere karşı çıkmış kadın haline bakmadan, kan lazım, Elifin canı lazım, başka şey temizlemez bu lekeyi.” dediler. Dedikodu dedikleri bir kıvılcıma bakıyor,  artık söndürebilene aşk olsun. Töre sözünü söyledi alelacele. Abilerinden, babasından yediği onca dayağa, onca tekmeye rağmen ona hangi şerefsizin bu kötülüğü yaptığını söylemedi, öyle de bir katır inadı vardı hani. Köyde onun yaşıtı olan, lafı sözü edilmiş biri de yok.  Birine sevdalansa belli olmaz mı hiç? Küçük yerde gözden kaçmaz böyle şeyler, biri görmese diğeri fark eder ama yok. Hani karnındaki olmasa, Elif iftiraya uğradı diye yemin billah eder insan. Kimse Elif şu kişiyle buluşuyor, Elif bu adamla görülmüş diyemedi. Ah benim Elif’im, sen diyeydin, “Ana şu kişidir.” diyeydin.  Elimle gözlerini oymaz mıydım o şerefsizin? Bilmez misin ki  bu töre dediklerinin bütün gücü kadına yeter. Düşünmez misin ki kadın her şeyin misli misli bedelini bu dünyada öder. Ödetirler. De ki hata sendedir, de ki sen iffetini korumadın. İffetine göz dikenin hiç mi suçu günahı yoktur?  Söylemedin de kimi korudun, neyi korudun be güzel kızım?”

Gülizar ananın gözlerinden boşanan yaşlar yağmur damlacıkları gibi kucağında birleştirdiği buruşmuş ellerinin üzerine düşüyor, bir anda dağılıveriyor.  Serhat düşen damlaların çabukluğundan huzursuz, ne zaman duracak der gibi kaygılı göz kapaklarını aralayıp bakıyor belli etmeden. Elinde olsa, ah bir elinde olsa o damlaları henüz düşmeden havada yakalayıp her birinden  ayrı ayrı hesap soracak. Siz diyecek, benim anamın gözlerinden düşmeye nasıl cüret edersiniz?  Sonra bütün bu düşünceler donup kalıyor zihninde. Serhat diye bağırıyor kendisine en yüksek iç sesiyle. “Ulan şerefsiz Serhat, sen değil misin ananın gözünden düşen her damlanın müsebbibi? Şimdi kime adamlık taslıyorsun ulan it! Yaşlı ananın bunca acıya boğulacağını, kanlı, irinli göz yaşları akıtacağını hiç mi aklına getirmedin be hayvan! Çok kızıyorum sana ama üzülüyorum da senin bu hallerine bir taraftan. Ah ulan Serhat, beni yani şu içindeki sesi iyi dinle ha! En büyük muhakeme insanın yüreğidir. Hakim de savcı da insanın ta kendisidir. Devletin mahkemeleri yirmi yıl değil yüz yıl ceza kesse ne gam. Kendi vicdanında aklanan insan o yüz yıllık cezayı öyle büyük bir huşu ile çeker ki, mahpus dedikleri yer cenneti alaya dönüşüverir. Lakin insan kendi vicdanında suçlu olmaya görsün. Kim, hangi güç kurtarabilir ki onu bu azaptan?  Şimdi sesin arşa çıksa kim duyar çığlıklarını kendi vicdanından başka, ha Serhat?”

Serhat iç hesaplaşmasından kaçmak ister gibi ani bir hareketle başını yine duvardaki saate çeviriyor. Saat 13.56’yı gösteriyor. Ziyaretin sona ermesine dört dakika var hala. Koskoca dört dakika. Zaman yine tüm izafiyetiyle önünde uzayıp gidiyor sanki. Bir karıncanın bir aylık ömrü mü, kelebeğin üç günlük ömrü mü, insanın yetmiş yıllık ömrü mü daha uzundur? Taşıdığın yüke göre değişir, beklediğin kişiye göre değişir, mutlu mu mutsuz mu olduğuna, hatta bulunduğun yere göre değişir zaman dedikleri. Bazen ufaldıkça ufalır, kimi zaman hiç yokmuş gibi dağılıverir ama çoğunlukla genişledikçe genişler. Bekledikçe sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzadıkça uzar zaman. İşte bu yüzden ziyaretin bitmesi için kalan dört dakikalık süre hepsinden uzundur Serhat için, asır gibi, çağ gibi.

Kolunu yavaşça ceketinin iç cebine doğru götürüp eliyle yokluyor. Bir şey arıyor belli. Eli aradığı şeye dokunuyor, bir süre alıp almamakta tereddüt ediyor. Vazgeçiyor ve elini aşağıya indirip tekrar diğer eliyle birleştiriyor. Giderken veririm diyor iç sesi. Elifi vurduğu gün kendine dair hayallerinin bir anda nasıl solup gittiğini, yaşamdan, ümitlerinden geçtiğini hep hissetmişti ama her ne olursa olsun tutunduğu, cebindeki son ümit kalıntısını da biraz sonra anasına verecek, ondan da vazgeçecekti. Karakolda, sorguda, mahkemede, koğuştaki yatağında geçirdiği uykusuz gecelerinde hayata bir ucundan nasıl da bağlıyormuş onu cebinde taşıdığı? İnsan ümitlerinde yapayalnız değildir. O hayallere ortaklık eden başka bir yürek daha çarpar mutlaka. İşte o son yürek atışını da, son bir cinayetle susturacaktı az sonra.

Gardiyanların bağırtılarıyla her ikisi de derin bir rüyadan uyanmış gibi irkiliyorlar. Ziyaret saatinin sona erdiğini bas bas bağırarak söylüyorlar, salonu acilen boşaltmalarını istiyorlar. Mahkumlar ziyaretçilerine son bir kez daha sarılma telaşında, bazıları çoktan çıkış kapısının önüne gelmiş. Serhat ve Gülizar salonun tam orta yerinde karşılıklı ayakta duruyorlar. Başları yine öne eğik, yine bakmıyorlar birbirinin gözlerine. Serhat ceketinin iç cebinden bir bez parçası çıkarıyor, kenarları oyalanmış bir mendile benziyor uzaktan. Gülizar’a uzatıyor, elindekini hiç vermek istemiyormuş gibi avucunun içinde sıkarak. “Bunu Ayşe’ye verirsin. Benden ümidini kessin, beklemesin artık.” “Olur” diyor Gülizar, “veririm. Derim söylediklerini.”

“Ana” diyor Serhat son kez, “Sen de gelme artık. Tamam mı? İstemiyorum seni de, gelme!”

Gülizar, oğlunun arkasından gardiyanla birlikte kapıdan içeri girip kaybolana kadar bakıyor. Masanın üzerinde el sürülmemiş bademleri avucunun içerisine topluyor tek tek.

“Önümüzdeki ay bizim köyün bademlerinden getireyim ben, bunları sevmiyor belli ki.”


Yorumlar

  1. O salona gittim… kırışmış, kara buğday derisi, oğlunun karşısında normalinden de küçük, kucağına büzülmüş Gülizar anne. Yaşamı boyunca toprağının rengi olmuş olan kadınlığın yaşam boyu bedel ödemek anlamının resmi, Gülizar anne. İçinden çıkılmaz azap. Ölüm, daha kolaymış. Töre, ne kirli! Erk sahibi olanın, suçunu gizlemek üzere sistematize edilmiş, içindeki çoğunluğun güçsüzlüğünü övücü ve onu daim kılıcı… eğitimsizliği gerektirir.

Loading…

0

Yorumlar

0 Yorumlar

Değersiz Şeyler – Chaotica

Paramparça – Çağrı Topsöken