in ,

Deniz Dengiz ile Söyleşi – Ayfer Karakaş

Deniz Dengiz kimdir? Nerede yaşar? Uğraş alanları nelerdir?

Çok yalnız bir çocukluğum oldu, arkadaşlarım sokaklarda top peşinden koşarken, ben evde dünya klasiklerini okuyor, kendimce izlediğim filmlerde etkilenerek kısa film senaryosu yazıyor, karalamalar yapıyordum. Ağırlıklı olarak kendimi yazdım. Katran gecelere dayanabildim şiirle. Çok kederlendim çok içtim şiirle… Gölgemi bile artık kimseye bağışlamamam gerektiğini söyledi şiir bana. Çok da susmayı bildim. Yaralarıma merhem oldu. Cesedimi bol bol yıkadım şiirle, zifir gecelerimde yanı başımda sadece şiir vardı. Kendi uykusuzluğum oldu şiir. Ah ne çok sevdim şiirle. Çığlık çığlığa bağırdım dünyaya.  Karanlığın içinde şiirle kendime insan aradım. Yamalarımla yürüdüm dünyayı, sadece şiir vardı. Kalbimi paslı hançerle deştim günlerce.  En sonunda dönüp şiirle kalbimi yedim. Konuşmak istediklerim vardı, beni dinleyecek kimsem de olmayınca. Yazmak benim için bir arınma yöntemi sadece. “Şiir yazamadığım gün intihar ederim.” diyenlerden hiç olamadım. Yazdığım şey yayımlansın ve ya yayımlanmasın hiç fark etmiyor, zorunlu bir ihtiyaç değil benim için yazmak, içimden geldiği için yazıyorum, öyle büyük bir yazar, şair olma fikrim de hiç olmadı. Belki kendimi ele veririm korkusuyla yazdıklarımı hep sakladım.“Bendeki bene varmaya” çalıştım,  çoğu zaman kendimi hep bir şeylere ikna ederek yaşadım çünkü tutunayım istedim. İstedim ama olmadı. Gülten Akın’ın dediği gibi belki de”Yol yürüyüş öğretir.”

  • Şiire nasıl başladınız, seni  şiire yönelten ilk şey ne olmuştur?

Çocukluğumda her taraftan üstüme gelindiğini hissediyordum. Sıkışmış ve yabancılaşmıştım kendime. Kuşku ve kararsızlıklarla dolu bir çocuktum. Uçurumun üstünde  kaç defa umutsuzluğa kapıldım bu yüzden. Bu yabancılaşma şiirle tanıştırdı beni. İlk okuduğum şiir kitabı Ahmed Arif’in “ Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabıydı. Sanırım ortaokula gidiyordum. İlk yazdığım şiiri de bu kitabın etkisinde kalarak yazmıştım, yıl 1993. Bir sürü ıvır zıvır şey yazdım işte. O sıralar okuduklarımın altını çize çize kendimi geliştiriyordum. Her  hafta sonu kütüphaneye gider, kitap çalardım kütüphaneden, çünkü kitap alacak durumda değildim, o sıralar. Bir de ilk aşk vardı, yazmak için ne güzel  bir bahane işte… Acılarım ve hüzünlerim vardı üstüne üstlük. Daha sonra Deniz Durukan’a yolladım şiirlerimi. Gerisi malum… Çok atraksiyonlu bir yazı maceram olmasa da bir şeyler karalamışlığım oldu hep. Aslında sanatın salt kendini ifade etme şekli olduğuna inanmıyorum, bu kadar yalın kat olmaz, sanatın ortaya çıkış biçimi… Belki ifade ediş aşaması ile başlıyor ama onun üstüne katlanıyor, kendini ifade edişi aşkın bir şey haline geliyor, kişisel başlayıp evrensele doğru uzayan bir yolculuk.. Bunu tabii iyi yapıtlar, kalıcı sağlam metinler için söyleyebilirim. Mesela Schopenhauer aforizmalarda çok ilginç saptamalarda bulunuyor bunu seninle de paylaşmak isterim. “Duyarlılığın anormal bir biçimde ağır basması, ruh halinin eşitsizliğine, periyodik olarak, bir aşırı neşeliliğe, bir melankolinin ağır basmasına yol açar. Dehanın koşulu da sinirsel gücün yani duyarlılığın aşırılığı olduğu içindir ki Aristotales tüm seçkin ve üstün insanların melankolik olduklarına dair çok doğru bir biçimde dikkat çekmiştir.” Hakikaten Ayfer bu melankolik atmosfer olmadan (bu iç dünyayı parçalayıcı- bölücü bir madde aynı zamanda oluşturucu- olgunlaştırıcı bir maya, çok sancılı dönemlere tanıklık edecek bir maya olmazsa olmaz.)sanat form alamaz bence. Bu en yoğun biçimde şiirde göze çarpıyor. Şiir o yüzden başka hiç bir türe benzemiyor, ayrıcalığı var, üstünlüğü var, zaafiyeti var. Okunan şiirleri yazan adam şu anda burada oturan, sizlerle söyleşi yapacak adam değil. Bu ayrıma dikkat … Neyse.. Sözü uzattım bayağı.

  • Sadece şiir mi? Yoksa sanatın diğer alanlarında da sizi görmek mümkün mü?

Şimdiye kadar kısa bir öykü, yazı yayımladım dergilerde şiirlerin dışında, bundan sonra neler olur bilemiyorum. Fakat son zamanlarda daha çok düz şiirsel metinlerde yazmaya başladım, belki zamanı geldiğinde onlarda bir kitap olur. Henüz umudumu yitirmiş değilim. Bir değişiklik olur mu, bekleyip göreceğiz. Fazla dolmaktan başka bir şey yapmadım pek. “Varım ama kapım kitli.” yaratım sürecine giden yol, akışı sağlayan mecra yalınkat değil, edebiyat yeri geldiğinde sinemaya sızıyor, müzikten besleniyor, ya da ona kaynak oluyor. Bu sanatın evrenselliği anlamına gelir mi belki hayır belki evet, daha ziyade sanatın geçirgen yapısına ve bu kesişme noktalarının kaos yaratmaması anlamına gelebilir ancak. Bu önemli bir nokta. Yazarken müziksiz yapamayan çok yazar tanıyorum, Elif Şafak, Selim İleri vs… Her sanat dalında da duyargalar çok hassas, bu naif yapıdaki bir oluşumdan nasıl olur da keşmekeş, kaos, karmaşa doğabilir değil mi? Benim sinemadan edindiğim birikim, bakış açısı şiirlerimde görsel açıdan devindirici bir zemin yaratabiliyor. Müziğin ruhu sağlatıcı etkisi şiirlerimde insana yaklaşmamı, insanın daha ziyade psişik yapısını öne çıkarmama yarayabiliyor. Peki edebiyat edebiyatı besler mi? Müziğin şiiri beslediği gibi, ya da sinemanın edebiyatı başkalaştırdığı gibi, iyi şiir okunarak iyi şiir yazılabilir mi? İşte bundan tam emin değilim. Bu konu üzerinde düşünülmeye, kafa patlatmaya değer bence.. 

  • Şiirde “tarz” var mıdır? Varsa senin bir “tarzınız” var mı? Yoksa bir sonraki soruya geçelim.

Oldukça keskin bir kalemim olduğunu düşünüyorum. Şiirlerim “kara şiirler”  formatına çok uygun, oturmuş bir dil görüyorum kendimde. Şiir kendi dönemin öncesinin izlerini taşır.

  • Kimleri okursunuz? Okumaktan bıkmadığınız şair ve yazarlar kimlerdir?

Bir çok şair ve yazar okudum. Her birinin bana katkısı çok oldu ayrı ayrı. Kimi okuduysam bir şeyler kapmaya çalıştım. Ama adını anmak istediklerim elbette var. Şiirlerini hiç sıkılmadan okuduklarım: İlhan Berk, Emel Güz, Hicran Aslan, Metin Kaygalak, Lale Müldür,Altay Öktem, Deniz Durukan, Betül Dünder gibi şair ve yazarlar. 

  • Neden haiku?

Yazdıklarıma Haiku denemez, kısa şiir belki. Bilmiyorum ama ben kısa yazmayı uzun şiir yazmaya tercih ederim hep. 10-15 yıldır kısa şiir yazıyorum, bir çok kısa şiir  dosyası birikti yayımlanmamış, belki ilerde bir kitapta da toplanır.Kısa yazmayı seviyorum artık, uzun yazmak bana çok zor geliyor. Şunu da samimiyetle söylemem gerekir, uzun yazarken başka bir kişi oluyorum, kısa yazarken daha başka biri. Yan yana bir kısa şiiri bir de uzun bir şiirimi getirin sanırsınız ki, iki farklı kişi yazmış gibi düşünürsünüz.

  • Bedenimde Dövdüler Azize’yi bir ilk kitap olmasına rağmen şaşırtıcı bir olgunluğu var, çok iyi demlenmiş bir kitap. Birkaç cümleyle anlatır mısınız Azize kimdir?

Şimdi söyleyeceklerimi sakın kompliman olarak algılama, gerçekten iyi şiir yazıyorum yani şöyle demeliyim belki de,  şiirlerim hissediliyor ya da şiirlerime çarpıcı, egzantrik demek doğru olmaz ama güncel içindeki kıyaslamalarla fark ediliyor desek daha doğru olur. Çünkü değerlendirme yaparken içinde bulunduğun bağlam önemlidir her zaman. Bu kadar sene şiir yazıyorum ve tabiri yerindeyse gizleniyorum. Bu sanırım hani şiir dolaysızca duyguları açığa çıkartan bir tür olduğu için yayımlatmakta sakınca görüyordum ama saklanmamalı hiç bir insan ürünü. Çünkü iyi diye tabir ettiğimiz dergilerde de çok yoz şeyler yayımlanıyor. Belki de bu rekabet ortamını ya da kirlenmişliği gördüğüm için böyle düşünüyorum, bilmiyorum ama benim şiirlerimde güven eksikliği var. Gayet iyi bir şiir okurunun alımlayabileceği şeyler yazıyorum.

  • İlk kitabında sanat kuramlarından politikaya, kadının toplumsal yerinden, varlık sorunlarına kadar, insan ve üniter yapıya değin birçok yelpazede konuyu Azize’nin gövdesinde işlemişsin. Bu kadar sorununyaklaşık on dizelik şiirlerde vücut bulması sence de ilginç degil mi?

İnsanlık hallerinin aynısını yaşıyorum. Mecburen içlerine girmek zorunda olduğum insan toplulukları beni bunaltıyor, çaresizleştiriyor. Schopenhauer’un dediği gibi “yalnız insan kendine yeten insandır ve bu kişiler sıradan bir zekaya sahip olmazlar. Çok arkadaş canlısı olmak kişinin kendine yetmediğinin göstergesidir. Bu demek oluyor ki yalnız kalmaktan korkan insan sorunlarına çare bulmaktan kaçar ve hep başkalarının aklına sığınır, onlarsız edemez.” birebir alıntılamıyorum. İnsan hareketleri öngörülebilir olduğu için mi basit yoksa zekası -benliği vs kontrol altına alınabilir olduğu için mi onu kestiremedim… İnsana basitlik nitelemesini izafe ettiğine göre onun salt haz varlığı olduğunu kabul ettiğimden dolayı ; insanın tatminsiz fıtratını hesaba kattığıma istinaden ya da onu sadece güdülerine bağlı yaşayan hayvandan farksız bir canlı konumunda gördüğüm için, neden sonuç ilişkisine itimat ettiğini varsayım onda basitlik değil mekanik bir şey var. İşte insan yemek yer doyar; su içer susuzluğunu dindirir; cinsel doyum yaşamak ister onu karşılar vs butun bunlar insandaki inişli çıkışlı ihtiraslı benliği dizginlemek için koyulmuş basamaklar bence. Basitlik ve mekaniklik aynı şey değil. Bilim devrimi gerçekleşti gerçekleşeli insanlar tinsel bir varlık olduklarını unuttular.. Gelelim kendi sorduğum sorunun cevabına basit insanı karmaşık kılan onun karşısına aldığı yine basit insan mı? Evet… Hiroşimaya atılan bombaları tasarlayan, insanı en derinden yıkan yine aynı basit insan. Basitliğin basitlikle çözümlenmesi içinde yaşadığımız çağın tanıklığını yaptığı bir şey ve bu olayda asıl kabahatli turnusol kağıdı niyetine kullandığımız egolarımız. Basit insan egosu tarafından anlaşılmıyor… İşte Azize böyle bir şey umarım anlatabildim.

  • Peki şiir slogan atar mı Deniz?

Buna ne denir! Bunu bana değil, şiirine slogan artırmak isteyenlere sormalısın sevgili Ayfer. Ama şunu söyleyebilirim, hayal ile gerçeklik arasında durdum yazdıklarımda. Aslında daha çok hayal tarafında durdum. Kendi yalanımı yazdım. Bireysel trajedimle hayali ve gerçekliği birleştirip yazmaya çalıştım hep. Gerçekliği hayal ile yorumladım sadece. Tanımaya çalıştım. Bildim. Okudum içimin katranını. Ruhumu döktüm. Parçaladım. İncittim. Kalbimi çarmığa gerdim. Beni kuzeyin sert rüzgârlara karşı koruyan şiir oldu. Şiirle nehirler döktüm içime. Mutsuzluğumu bin kez yaşadım. Kalbimin mührünü çözdüm. Çok kere de şiirle yas tuttum. Aklımın kilidini açtım. Çok irkildim. Çok çöl geçtim. Çok aşk geçtim ama hep aynı noktaya döndüm. Çok kere de dünyada kaçmayı denedim ama ne dünya da ne de kendimden kaçabildim. Herkese ne kadar unutulduğumu hatırladım şiirle… Sustum. Elimin ve kolumun eksikliğini gördüm, duydum, hissettim… Hep yaşadım. Taşların dilinde konuşmayı öğrendim. Acı suyu içtim. İçim şiirle arındı. Böyle bir şiir slogan atmalı mı tam bilemiyorum.

  • Geleceğe dönük plan ve projelerin elbette vardır, kısaca bahseder misiniz?

Kısaca, kim öle kim kala! Birikmiş bir sürü şiir dosyam var yayımlanma olanakları olursa onları kitap olarak basmayı düşünüyorum. Benim sıram da er geç gelecektir. Yayımlanma konusu kafamı hep meşgul etmiştir, bir dosya ne zaman kitap olarak basılır, gerçi bu süreçleri de hiç anlamam. Şiirleri iyi yazmaya çalışıyorum. Özellikle son beş yıldır günde yirmi dört saatımı şiire verdim. Beğeni almak hoş ve güzel ama bir şiir için yeterli midir, bilmiyorum. En azında benim gibi düşünen biri için yeterli degil. Kitabımın  şimdiye kadar kalmasının bir çok nedeni var. Ben hep vardım. Gizlenmedim. Edebiyat ortamlarını düşününce yayımlatmak konusunda hep tereddütlerim oldu, en  azından şiirimin olgunlaşmasını bekledim. ülkede edebiyat yapmak velhasıl, belli bir grup tarafından çıkarılan dergiler kendi içlerine kapalı oluyorlar, dışarıdan yazı talep etmekten çekiniyorlar bilinçli yapıyorlar bunu..

  • Lirik şiir mi mekanik şiir mi? Şiirin dinamikleri düşünüldüğünde sizce yarına kalacak şiirin özellikleri nelerdir?

Yollara düştüm bir şiiri yazabilmek için. Yaşamın kıyısında hep baktım yazdıklarıma. Kendi karanlığımın arkasından gittim. Belleğimin koridorlarında anları aradım ve hep kanattım içimin kuyularını. Kalbimin taşlamasını seyrettim yazdıklarımda. İçimin kuyularında ‘ zehirli sular’ içtim. Yamalarımı onarmak için hep yazdım. Modern çağın hastalığı olan hüzün ve yalnızlığın etrafında hep at koşturdum. Hüzün, sıkıntı ve acı en çok kullandığım izlek oldu yazdıklarımda. Hep yaşadıklarımı hüzün ile hatırlarım. İçime bağırdım. Taşların ve suların dilinde kendimi ve hayatı yeniden yorumlamaya çalıştım. Sanırım çok yoğun yaşantıları geçtikten sonra bana hep yazmak kaldı. İçimin sıkıntısını sözcüklerin büyülü dünyasında dolaşarak az da olsa gidermeye çalıştım ve çalıyorum. Her yazdığım şiiri öyle ve ya böyle yaşadım. Taşların dilinde konuşan şiirler yazmaya çalıştım… Suyu yeniden yorumlamak istedim… Tenimin kuyularını… Acımın ve yalnızlığımın ortak dilini… Dağların dilinin olduğunu öğrendim… Ruhumu çok üşüten şiirler yazmak istedim. Her gün kendimi şiirle yeniden var ettim… ‘acıyan kalbime’ su döktü her gün… Hiç kimsesizliğimi buldum şiirlerde… Beni terk eden çocukluğuma gittim. Her gün boynuma doladığım ipi verdi elime şiir, Zehrimi döktüm kalbime beton çakıp gidenlere… Kustum ve kustum şiirle yeniden yaşama döndüm… ‘kendi yalnızlığıma’ hep döndüm… Bin ateşte yandım sadece şiir vardı… Yüzümdeki çiçekler yeniden açtı… Elbette lirik şiir!

  • Şiire başlamak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Öncelikle kendime tavsiyem, artık rahat bırak içindeki çocuğu yoksa öldüreceksin  onu. Kimse kimseye artık akıl vermeye, yol göstermeye kalkmasın. Velhasıl bir de şairlik görev itkisiyle yapılabilecek bir uğraş değil. Hani mesleğin sorulduğunda ben şairim demek ne kadar mantıklı bilmiyorum. Netice olarak ben bugün şiir yazmalıyım diye yazı masasının başına oturulduğunda ortaya çok mekanik bir şey çıkacaktır. Şair yaşantıların insanıdır. Şair yaşadıklarını dille kotaran bir ustadır ama şairlik bir meslek değildir. Böyle demek bunun sonunda bir çıkarım var demek gibi. Ben böyle düşünüyorum.


Panik Seyir – Ahmet Güneş

Son Taş – Özgür Zeybek