in ,

Derya Günaydın ile Füruğ ve Şiir Oynamak üzerine söyleşi – Zeynep Yıldırım

Kadiköy’e vardığımızda akşamdı. Saat 6 suları. Kalabalığın içinden çarşıyı yürüyüp Kadiköy Boa Sahneye ulaştığımızda sıralardan birine yerleşip beklemeye başladık. 

Sahnenin tam ortasında duran tahta küvet, tavandan sarkan tüller, yerde duran birkaç giyisi vardı.

Perdesiz sahnenin izleyicileri gözleyişini seyrettim. 

Sahnenin konumlanışı seyirci ile oyuncular arasına mesafe koyan değil aksine izleyeni ve oyuncuyu yakınlaştıran bir dizaynla tasarlanmış.Bir izleyen olarak sahneye dahil olma hissi veriyor bu yerleşim.

Arka sıralardaki kıpırtı artmış, izleyiciler yavaş yavaş yerlerine yerleşiyorlardı.

Derken tüm ışıklar tamamen karardı. Sadece ince bir ışık hüzmesi düştü küvetin içinde sırtı bizlere dönük duran omuzlara.

Her şey bir arada vuku buluyordu sanki. 

Sahne, dekor, kostüm, oyun, oyuncular, izleyici ve tiyatro. 

Şiire aşinaysak onu başka sanat disiplinlerinde aramak daima süprizler içeren bir yolculuktur. Yıllar önce Uğur Polat’ın sahnelediği Edip Cansever’in, “Ben Ruhi Bey, Nasılım?” adlı tek kişilik oyununu izlediğimde şiirin kitap sayfalarının haricinde de bedenlenebilen büyüsü beni sarsmıştı. Yeni bir tanışmanın eşiğinde olmalıydım. Bir şiirin daha vücuda, sese, tene kavuşması.

 “Füruğ Ferruhzad” tiyatro oyunundaki “Füruğ” karakterini Derya Günaydın canlandırıyor, Oyun Sandal’ı ekibinden Harun Güzeloğlu da bu oyunu metinleştirmiş. 

Tek perdelik ve tek kişilik bu oyunda iskemlenizde sizi içinizden çekip ötelere çekiştiren, itiştiren, uyandıran, sessiz çığlıklara ses olan bu zaman aralığında ruhunuzdan mıhlanıyorsunuz desem tam kararında bir tanımlama olacak.

Coşkusunu şiir okurları ile de paylaşmak istediğim Derya Günaydın ile Füruğ/Şiir/Toplum/Sanat dolaylı biraz söyleşmek istedim;

Z.Y.-Merhaba,  önce sormak isterim nasıl bir ekipsiniz? Tiyatro’nun mekansal sorunlar yaşadığı bir dönemde heyecan verici alternatif çalışmalarınız var. Bize çalışmalarınızdan bahseder misin?

Heyecan verici bulmanıza sevindim. Evet, sabit bir mekanımız yok, farklı sahnelerde oynuyoruz. Umarım bir gün kendi sahnemize de kavuşuruz. Oyunlar özelinde farklı tasarımcılarla (Müzik/Işık vs) çalışıyoruz ama sabit bir Yazar-Yönetmen/Oyuncu/Teknik ekibimiz var. Cansu Fırıncı ve Harun Güzeloğlu, tiyatronun kurucuları. Oyun Sandalı’nın iki oyunu var: Furuğ Ferruhzad ve Taranta Babu.

Furuğ Ferruhzad, İranlı bir şair. Şiirleri ve hayatıyla bir karşı duruş örneği. Babasıyla hep çatışma içinde bir evlat, yaşam tarzıyla günahkar ilan edilmiş bir kadın, boşandığı için çocuğu elinden alınan bir anne, ‘edepsiz’/sınırsız bir şair, ne hayatta ne şiirde arayışı bırakmayan bir insan.

Taranta Babu, Nazım Hikmet’in şiirinden bir sahne uyarlaması. Habeşistanlı bir gencin karısına yazdığı mektuplar üzerinden bir faşizm eleştirisi olan bu şiir, bizim oyunumuzda bir palyaço tarafından oynanıyor.

Z.Y. -Nisan ayı gösteriminde Füruğ Ferruhzad’ karakterini canlandırdığın sahnede seni izlediğimde açıkçası içimde uyanan ilk cümle “zorlu bir metin” olmuştu. 

Füruğ karakterine sahne için nasıl hazırlandın?

Füruğ bir şair, bir kadın ve karakter olarak seni hangi noktalarda etkiledi?

Bu zamana kadar sahnelediğin diğer tiyatro oyunlarını düşünürsen izleyen olarak bende bıraktığı “zorlu metin” hissini acaba bir tiyatro oyuncusu olarak sen de yaşadın mı?

Şiir oynamak… Eğer oyunun anlatım araçları içinde metni ve onun doğrudan anlattığı şeyi merkeze koyacaksak, evet, şiir oynamak zorlu bir şey. Şiir, sözcükleri dizerek yapılan tasarımlar içinde en seçilmiş, bizi uzaklara fırlatma yayı en gerilmiş olanı. Kısa ve koyu. Bu durum, şiiri ayaklandırırken… Ayakları her zamankinden farklı kullanmayı talep ediyor. Kaldı ki Furuğ şiirinin, bu farklılık  düşüncesine koşut bir gelişimi var. Dolayısıyla büyük bir bölümünün şiirlerinden oluştuğu bu metin ve onu oynaması elbette zorlu olacaktı.

Bir de metnin, biçimsel olarak merkezde durmadığı, bir araç olarak kullanıldığı işler var. Bu zamana kadar sahnelediğim bazı oyunlarda bunu deneyimledim. Abelard:Müzikle İyileşmek, Tevatür, Faust gibi… Furuğ’da iki yaklaşımdan da faydalandık.

Oyunda bir tek şiir yok. Harun (Güzeloğlu) mektuplarından, röportajlarından ve şiirlerinden uyarladığı bu metinde, bir hattı takip ediyor aslında. Diyelim ki bir yoldaki beyaz kısa şeritler gibi. Aradaki boşlukları tamamlamak gerekebiliyor, bu metin bu mantıkla ayaklandı. Ben oyuncu olarak metni doldurdum Harun’un rehberliğinde, seyirci de bizim kurduğumuz boşlukları tamamlıyor ya da yeni çizgiler buluyor, kendi yolunu çiziyor. Yani umarım öyle oluyordur.

Furuğ’un şiirlerini, sevdiği şairleri, röportajlarını, mektuplarını, hayatını, o tarihte İran’ı okuyarak, videolarını izleyerek hazırlandım. Ayaklanma aşamasında, hem Furuğ’un düşüncesinin yenilik talebi, hem de Harun’un oyuncuya alan açan yönlendirmeleriyle epey deneme şansım oldu.

Furuğ, beni nasıl etkiledi? Önce bir okuyucu olarak, kapıldım. Anlattığı şeyden mi etkileniyorum, anlatma biçiminden mi, özdeşlik mi kuruyorum, heyecanla birinin derdini mi dinliyorum, sinsi bir kahkaha  mı yükseliyor, ne oluyor… Bir şeytanlık, bir korkusuzluk hali siniyor üstüme. Gözlerim doluyor bir, ama her zaman üzülmekten değil, heyecandan. Kalkıyorum, odanın içinde bir turluyorum. Oturduğum yerde kaslarımı, aklımı, ruhumu uyandıran bir şey. Bir şair olarak epey etkilemiş demek.

Bir kadın olarak… Kadın olduğunun ve bunun getirip götürdüklerinin farkında olan biriydi Furuğ. Bunu hemen anlayamıyorsun. Neyi yapıp neyi yapamayacağına karar verildiğinin, doğal olanın birileri tarafından tayin edildiğinin farkına varmak ve bu yapıyı ifşa etmek. Furuğ bunu yaşantısı ve şiirleri yoluyla yaptı. “Pencereyle görmek arasında her zaman bir aralık var.” diyor. Bir kadın olarak bana pencerenin sınırlarını hatırlattı, bir de pencereden çıkıp uçma cesaretini.

Z.Y. -Tek perdelik oyun süresince kimi zaman şiirlerin içinden Füruğ’un yaşantısından kesitler canlandırıyorsun. Ancak sahnede çoşku dozu çok yüksek. Yoğun bir konsantrasyon yaşadığından izleyici için de sarsıcı bir deneyim oluyor. Gösterim sonrası tekrar kendin olmak, günlük yaşayışına dönmek sürecinde canlandırdığın kimlikten izler kalıyor mu zihninde?

O coşku ve konsantrasyon rol kişisini öne çıkartan, kendisini aradan çeken/ayıran oyuncunun yapıp ettikleriyle üretiliyor bence. Oyuncunun amacı –oyuna,seçime göre- seyirciyi sarsmak, kendisi –mümkünse- sarsılmadan. O kimlikten izler kalıyor diyemem o yüzden. Ama tabi oyuncuyla rol kişisi arasında, oyuncunun kişisel tarihindeki değişime göre, tiyatronun “o anda olma” doğasına göre, kimi temaslar oluyor. Mesafenin korunması arzu edilen şey tabi. Ama bu tasarımın dışına çıkan temasların hatırlandığı da oluyor.

Z.Y.- Füruğ’un nezdinde kadın/sanat/toplum desek dünden bu güne Türkiye’de kadın bir oyuncu olmak, sanatla ilgili icralarda bulunmak sence ne demek? 

Türkiye toplumunda kadın bir oyuncu derken, standart bir kadından, milliyetten, kültürel geçmişten bahsetmek zor.  Yine de en sanat destekçisi ailede bile sanatın garanti bir alan olmadığının endişesiyle yalnızca hobi olarak yapılabileceği/ yapılması gerektiği gibi bir kanı var.   (Sanatın neden “garanti” altına alınamadığı da ayrı bir konu:Sosyal güvence ve otorite sarsma konusuna bir bakmak lazım.) Şu garanti meselesini biraz daha deşelim. Bir erkeğin karısı olmak, birinin bacısı olmak, birinin cariyesi, birinin annesi olmak… Biri olmak? Kadının biri olma denklemi ancak, “birinin bir şeysi” olmasıyla geçerlilik kazanıyor. Bu biri olanların (öyle ilan edenlerin), biri olmalarını garantiye almak için. 

Bir kadın sahnedeyken bir yeri görünse bir erkeğe göre çok daha fazla olay olur. Sanatın bile içinde var bu sınır…(Sanat, hayata alternatif üreten- sorgulayan/ dürten/kurulu olanı büken bir şey ya…) Çünkü namus sahnenin de içindedir. Kadın bedeninin görünmesine müsaade edilen ve edilmeyen kısımlarının kültürel sınırları oradadır. Sanatçıların (da) cinsiyetçi dili ve bunu sorgulama ihtiyacında olmayanları… Kurulu olanı bozan değil, devam ettiren sanatçılar… Televizyonda ya da tiyatro sahnesinde cinsiyetçi bir dil ve düşünce yapısıyla yazılmış senaryolar ve tiyatro metinleri. Sahne dışında da kimi sanatçıların konuşmalarını dinleyince aynı cinsiyetçi söylemin izlerini sürebiliyoruz. Onu kast etmiyorum, diyorlar kimi küfürlerde… Onu kast etmedikleri halde bir aşağılama kültürünü dillerine yerleştirmelerine, doğallaştırmalarına, yeniden üretilmelerine sebep oluyorlar.  Ve bu dediğimi sadece erkek sanatçılar yapmıyor. Eril söylemin üzerimize sinmiş kokusundan sıyrılıp, sanatçılığımıza, kadınlığımıza bakmak zor. Yapıntı olduğumuz gerçek, ama bunların çerçevelerini ifşa ede ede, daha seçilmiş, daha eşitlikçi, daha şuurlu işler yapılabileceğini düşünüyorum. Furuğ’u fazla sert çizmişsiniz diyenler oldu. Yine böyle karşı duruşuyla insanların feyz aldıkları bir erkek karakteri sahneye koymuş olsaydık, acaba sertliğinden dem vurulur muydu? Ya da Furuğ’u “feminist” bakışla değil de “insan” olarak ele almış olmamızın(?) övgüyle karşılanması hakkında ne düşünmeliyiz?  Hala sanatçı güruhunun sınırları içerisindeyiz bu arada, yani, “Sen kız başına milletin önünde kendini mi satıyorsun, otur aşağı çocuk bak!” konusuna hiç girmedim bile.

Çünkü kadın saklanılması, birinin bir şeysi olması gereken, kapatılan bir şeydir, öyle “herkese açık” olamaz.  Kabil olanlar, ağdası ve makyajı yapılmışlar ya da hamur açanlar.  Diğerleri tam kadın değil. Bu düşünce üstüne kurulu bir sürü geyik ve buna gülen bir güruh görebiliriz her an, bir güldürü programında. İlk kez söylenmiş şeyler değil tabi bunlar. Maalesef değil.

Yani evet bir kadınım ve bir oyuncu. Fakat ne aynı kadınlıktan bahsediyoruz ne aynı sanattan.

Bir yanlış anlaşılma var. Otobüste kadına yer verilince iyi bir şey yapılmış sanılıyor, dilinden elinden şiddeti eksik etmeyip anneliğe ve anneler gününe  övgüler düzülünce “kadını düşünen erkek” profiline bir sosyal övgü devşirince, kadın düşünülmüş olmuyor. Bu yanlış anlaşılmaları toplumdan başlayarak (ya da sanattan?) bir temize çekebilirsek başka insanlar olacağız, cinsiyet kimliklerimizi başka türlü yaşayacak, başka işler üretebileceğiz. Belki başka seyirciler olacağız o zaman.

Furuğ şair olmanın kadınlık izdüşümünün farkındaydı: “Kendi varlığımın sesi olayım istedim, yazık ki kadındım.”

Z.Y. -Geleneksel sahneleme anlamında farklı bir sahne ve dekor anlayışı var oyunun. Işık da yeri geliyor bir materyale dönüşüyor tavandan sarkan kumaşlar da, kimi kez kapı kimi kez pencere oluyor. Ancak sahnenin merkezinde duran  tahta büyük küvet sanırım öykünün en belirgin sembolik nesnesi. 

Bir oyuncu olarak sahne ve dekorların oyunculuğa kattığı zorluklar ya da ifade kolaylıkları var mı?

Olmaz mı. Sahne tuzaklarla dolu. Su, havuz kenarında denge, gaz lambası, takılacak tüller… Ama işte onlar oyuncu arkadaşlarım. Hangi rol arkadaşımla nasıl ilişkiye giriyor, benim rol kişim? O ilişkileri doğru kurunca rolün yapılandırılmasında sıçrama tahtası oluyorlar. Gaz lambasının ışığı, bir oyuncunun bakışı gibi; tülle temasım, bir başka oyuncuya dokunuşum gibi. Bir dokusu var. Havuzda olan suyun bir miktarı var, suyun tastan dökülüşünün bir sesi var. Kostümümün bir kokusu var. Hepsinin oyuncunun eylemlerinin yaşamına katkısı var. Tasarladığın şeyin dışına çıkınca yaşantıyı kesintiye uğratıyor. Yani basık bir odadaki hisle , bir ormandaki his, dar bir pantolonla, pijama giydiğinizdeki his elbette ki bambaşka. Bizi kaç tekrardan sonra bile aynı şeyi oynayabilmeye götüren yol arkadaşları onlar.

Furuğ’un şiirlerini oynarken, gerçekçi bir dekor olmazdı elbette. Harun’un, pek çok şeyi temsilen küvet fikrinin şiirin simgeselliğiyle aynı dilden olduğunu düşünüyorum.

Z.Y.- Günümüzde tüm sanat dallarının kendi içinde yaşadığı sıkıntılar var. Bir tiyatrocu olarak sizlerin yaşadığı güçlükler ve umut verici gelişmeler neler bunlara biraz değinelim mi?

Tiyatronun bir meslek olarak “geçersizliğini” ve maddi güvencesizliğini geçiyorum, bildiğiniz şeyler. Tiyatroyu icra edenlerin bile işlerini çok ciddiye almamaları bir güçlük. Elbette bu ciddiyeti tutmak da bazen güç. Kimi işleri ancak kimi insanlara gösterebiliyorsun. Bu sınırlar kolay kolay değişmiyor. Bu da güç… Bir oyunculuk tekniğini derinlemesine öğreten tiyatro okulu yok neredeyse Türkiye’de. Genel tiyatro okulları var. İşte workshoplarla kendini geliştiriyorsun filan. Eğitime, istikrara, deneyime, kendine yatırım yapma inancına, tiyatro yapmaya, temsile, çalışmaya bakışın sık sık sınanıyor. Bu sınavdan gönlünü hoş eden bir notla çıktığında iyi. Ben en çok heyecan, emek ve istikrarı yan yana bulunca umutlanıyorum. Bazen de bir terslik görünce. Bazen, umut veren şey tiyatroyla ilgili olmayabiliyor ama tiyatroyu da etkiliyor. Ölüm, varoluş ve travma konulu bir etkinliğe gittim geçenlerde. Salon hınca hınç doluydu. Yarısı ayakta. Bu kadar insan bir aradayız. Niye?

Çocuklarla çalışıyorum. İtiraz ediyorlar. Oyunun akışını değiştiriyorlar. Kendi önerilerini anlatıyorlar. Birisi bir şarkıya girince hemen örgütlenip  onay beklemeden hep birlikte şarkı söylüyorlar. Aralarından o günkü oyunla ilgilenmeyen varsa bunu gösteriyor, söylüyor. Futbolcu olmak isteyen kız çocukları ve hemşire olmak isteyen erkek çocukları var. Bir oyunda kadın karakterlerden birini kim oynamak ister dediğimde bütün cinsiyetteki çocuklar parmak kaldırıyor.

Van’a Üvercinka Tiyatro Festivaline gittik, bir atölye çalışması yaptım. Bir gün önce oyunu izlemiş gençlerden katılanlar da vardı. Neyi sevmedilerse açık yüreklilikle söylediler. Dosdoğru.

Bunlar umut verici bence.

Dünyada Bir Köşe Festivali, Parrhesia (KAST’ın laboratuvar sürecindeki son işi),  Salto (Teatr Andra) gibi oluşumlar ve oyunlar umut vericidir bence. Birilerinin yıllardır bunun için uğraşması, elini taşın altına koyması iyi bir şeydir.

Z.Y.- Bu söyleşi için çok teşekkür ederim. Yeni oyunlarınızı sabırsızlıkla bekliyor olacağız.

Ben teşekkür ederim.


Zeynep Yıldırım

Mimar Sinan Ünv. Resim Ana Sanat dalı mezunu.

Eğitimci.

2013/Barış Bebekleri Projesi
2015/2017/ Kalemderhane Edebiyat Fanzini,
2015/2017 Paylaşım dergi sanat üzerine yazılar,
2015’ten beri kolaj/etkinlikleri ile Fanzin Apartmanı ile birlikte çalışmalar,ve halen Kaos Çocuk Parkı için yazınsal çalışmalar ile sanatsal anlamda üretimlerine İstanbul’da devam ediyor.

Son Taş – Özgür Zeybek

“İlk yazıt” dokuzuncu şiir – Çayan Okuduci