in ,

Hüseyin Serhat Arıkan ile Söyleşi – Yalım Aydın

1 ) Başlangıç olarak, ilk kitabın (Bin Dün Var Yarında, 2019) için okuru bol olsun diyorum. Şöyle başlayalım, Edebiyat senin için nedir, hayatında ne gibi bir boşluğu dolduruyor veya hayatında ne gibi bir boşluk oluşturuyor, kısaca edebiyatla hayatının ilişkisi üzerine neler söylersin?

Teşekkür ederim. Bir boşluğun varlığından söz ediyor olmamız çok önemli. Edebiyata yöneldiğim zamandan beri, ki bu sekiz yaşımdayken oluyor, kendimle dünya arasında bir boşluğun var olduğunu hep hissettim. Bu boşluk tanımadığım insanlarla, kullandığım nesnelerle, kısacası hayatımda bir anlam ya da anlamlar taşıyan her şeyle aramda; sezdiriyor kendini. Belki de kişinin uzun süredir kayıp olan bir eşyasını bulunca veya karşısında ansızın yabancılık duyduğu bir uzvuna bakarken içine dolan o yönsüz ve dolayımsız hissi de burada düşünmeli. Ama en azından bende, neredeyse her koşulda kendini sezdiren bu boşluk ancak edebiyatla doldurabildiğim bir şey oldu. Gündelik dilin bir türlü kendinde barındıramadığı, karşılığını veremediği durumları, duyguları, izlenimleri edebiyatla aydınlatabileceğimi ve anlayabileceğimi fark ettim. En başında bunu bilmiyordum elbette, okumak yalnızca bir ürpermeydi o zamanlar. Bir boşluğun varlığını herkes seziyor. Onu doldurmak için tercih ettiğimiz eylemler farklı sadece.

2) Kitabını birkaç cümlede anlatman gerekirse nasıl anlatırsın?

Bin Dün Var Yarında mitik ve masalsı olanda benliği aramaya/adlandırmaya çalışanın anlatısı. Zamansız olmak isteyenin. Yani benim. Geçtiğimiz iki sene boyunca yazdığım şiirlerin seçkisinden oluşuyor. Dergilerde yayımlanmış şiirlerim onda yer almadı.

3) Kitabını okuduğumuzda genel olarak farklı imgelere rastlamıyoruz. Yeni imgeler yaratmamış olmanın bir sebebi var mı?

İmgeyi yalıtarak, sınırlandırarak, yalnızca şiire girmiş yeni bir nesne ya da sözcük olarak düşünmemek lazım bence. İmge, bulunduğu sözdiziminin içinde sonsuz ilmekle bağlaşır, yer yer denizin dibindeki bir yüzük gibi parlayarak metinde kendini hatırlatır. Yayılır şiire. İmge, alışılmış sözcüklerin dışında kurulmak zorunda da değildir; onların farklı şekilde bağlanmasıyla, yepyeni bir kurgu içinde çıkabilir karşımıza. Bu yüzden yeni imgelerin olduğunu düşünüyorum kitabımda. Eğer gelenekte karşımıza çıkan ve benim de yer yer kullandığım imgelerden bahsediyorsan, her şairin gelenekle hesaplaşması gerekir. Dolayısıyla ondan beslenmem şaşılacak bir şey değil, fakat kolaya kaçarak köhnemiş imgeleri aynen uygulamak da doğru olmaz. Şunu düşünelim, yüzlerce yıl “gül”den, “bülbül”den bahsetti şairler. Peki bunlar Cemal Süreya’nın şu dizesini niçin yaratamadı:

“Gülün tam ortasında ağlıyorum”

4) Yusuf desek?

Yusuf…

Kitabî dinlerde anlatılan şeklini hepimiz biliriz. Peygamberliği, çocukken çektiklerinin bir anlamı gibidir. Yani peygamberliği geçerli/önemli kılar o zamanları, tanrının o detayları kitaba alması bu yüzden. Ama hikayenin peygamberlikle ilgili kısımları benim ilgimi çekmiyor.  Bu cümlem semantik olarak yanlış gelebilir ama düşünmeni istiyorum: Yusuf, en başta bir çocuktur. Sonra, Kenan’ın ve büyüklerinin günahını o çekiyor. Neden mi? Kuyuya atılmasına giden yolda, ki bu hikayenin okumasını böyle yapanların çok olduğunu zannetmiyorum, en büyük etken babasının, Yakup peygamberin, yaptığı pedagojik hatadır. İncil’de anlatıldığına göre Yakup uzun ve rengarenk bir kaftan yaptırıp Yusuf’a hediye eder bunu. Yusuf, kabile hayatının kurallarına göre bu hediyenin verileceği öngörülen kişi değildir; yaşça küçüktür çünkü. Yusuf’un abileri, Yakup’un onu kayırdığı izlenimiyle ve kendi mevkiini ona devredeceği korkusuyla Yusuf’u kuyuya atarlar. Yusuf, güzelliğinin cezasını ve büyüklerinin hatasını yaşıyor. Düşündükçe, yorumladıkça çeşitli yönlerine farklı yaklaştığım bu hikayeyi çocuklukların trajik sembolü yapmalıydım.

5) Günümüz şiirinde kendini nerede görüyorsun?

Bu konuda yaptığım/yapacağım yorum ne ifade eder bilemiyorum. Bazen okurluğuna güvendiğim arkadaşlardan yazdıklarımı başkalarıyla kıyaslayan yorumlar geliyor, mutlu da ediyor açıkçası bu. Ama günümüz şiirinde nerede olduğumu söyleyebilmek için kuşbakışı bakabilmek lazım belki de. O da ya zamanla ya da engin birikim sayesinde yapılabilir. Bense en azından şunu söyleyebilirim. Şiir, düşünce ister. Bunu maalesef Türk şiiri okuyarak öğrenmiş değilim. Bizde hâlâ evliyalık gibi görülüyor şairlik. Bu görüş şairlerin şiire bakışında, yaratımında da etkili. İkincisi, Arif Ay’ın da saptadığı gibi şiirimizde bir öz ve biçim sorunu var. Günümüzde bunların gerektiği gibi önemsendiğini düşünmüyorum. Entelektüel tembelliğimizi görüp, şiirini de bunun karşısında kurmaya çalışan biriyim. Göreli bir konum belirtmem gerekirse, bu anlamda güruhun dışındayım. Şiirimin değeriyle nerede olduğumu bilmek içinse henüz erken. Hâlâ üretiyorum.

6) Materyal bir hırsın var mı yani kitabım illa şu yayınevinden çıksın, bu dergide ismim geçsin gibi?

Materyal bir hırsım olsa şiir yazmazdım. İlla şu yayınevinden çıksın demedim hiç, elbette nitelikli şiir yayıncılığı yapan bir iki yayınevini ilgiyle takip ediyorum. Filan dergide ismim geçsin istediğim olmuştu önceleri ama şimdi yalnızca niteliğini takdir ettiğim dergilere şiir yollamayı doğru buluyorum, ismi şanı ne olursa olsun.


7) Yayınevi iktidarları, yayıncılık sektörü konusunda fikirlerin nelerdir?

İktidar hayatımızın her alanında kurulabilir. Ancak edebiyatı bunun boyunduruğuna sokmaya çalışanları, bunda sakınca görmeyenleri affedemem. Edebiyat mafyalaşamaz. O zaman insanı kim besleyecek?

Nitelik üretimini engelleyecek ya da aşındıracak bir hâle gelen iktidar alanları genç yazarda, yazarlık hevesi taşıyan insanda travmaya sebep oluyor. Geçtiğimiz senelerde, aldığı ödülle pazarlanan ve “demek ki iyi şiir buymuş” diyerek satın aldığım birkaç kitabın beni ne kadar zor durumda bıraktığını anlatamam. Şiiri beğenmiyorum, anlayamıyorum da; fakat ödül almış, sıkı şiirden anladığı düşünülen bir jüri kurulu bunu seçmiş. Kalemimi, öykünmemi buradaki şiirlere mi uydurayım, yoksa sezgilerime kulak verip dış dünyayı umursamayayım mı? Maalesef birçok insan niteliksiz ürünleri şiir zannedip onun peşinden gidiyor ve hem zaman kaybediyor hem de terazilerini bozuyorlar. Bir şairi ya da şair adayını ona yol gösteren sezgilerine aykırı düşürmek büyük kötülüktür…

8) Kaos Çocuk Parkı senin için ne ifade ediyor?

Kaos Çocuk Parkı, yukarıda bahsettiğimiz iktidarlaşmanın verdiği zararı, iktidarların kaptığı alanların yeni ve istisnai yeteneklere soluyacak hava bırakmadığını görmüş ve buna sebep olanlara kafa tutma cesaretini gösteren değerli insanların kurduğu bir sanat kolektifi. Böyle bir duruşla, samimiyeti ve yaratımı önceleyerek girişilen bir proje. İçinde bulunmak bir sevinç kaynağı.

9) Şu an için sadece şiir alanında üretim yaptığına tanık oluyoruz. Neden sadece şiir? Neden bunu seçtin?

Sanatın birçok alanıyla ilgileniyorum. Ürünlerimi, kendi dünyamın dışına çıkardığım tek alan edebiyat; onun özelinde de şiir yalnızca. Neden şiir? Şiirde kurulan dilin, yaratılan imgelerin diğer yazın türlerinden farklı bir gücü var. Şiiri diğer türlerden zor kılan da bu sanırım. Şiirde var olan yoğunluk; dilin imkanlarını ve kültürel kodların alımlamamıza izin verdiği duyguları sınayan, genişletmeye çalışan yönü; bilinçaltıyla kurduğu ürkütücü ilişki… Bunların hepsi etkili şiire çekilmemde.

10) Sence yaratıcılık tükenebilir bir şey mi?

Neden tükenmesin ki? Çalışmazsak, o esin anlarını beklersek yalnızca, yaratıcılık nereye kadar sürer? Hem metni mükemmelleştirmeye çalışırken o esin anları tekrarlanıyor. Yenileri oluyor. Yaşlanmakla da tükenebilir yaratıcılık. Herkeste aynı şekilde gerçekleşmez tabi bu. Ama azalan yaratıcılığıyla birlikte yalnızca kendinin bir gölgesine dönüşen şairler de görüyoruz.


11) Lirik şiir hakkında ne söylersin? Sence iddia edildiği gibi sınırlarına ulaşmış, kendini tüketmiş bir şiir mi?

Ben lirik şiir olmasaydı şiire başlamazdım. Dünyaya ve insana bakışımı o biçimlendirdi. İnsanda böyle bir etkisi varken onu terk edebileceğimizi, ya da onun geçerliliğini yitirdiğini savunabileceğimizi sanmıyorum. Lirik şiirin kendini tüketmesi için, devamlı kullanılan ve asla değişmeyen yöntemlerinin olması, sınırlı bir “imge havuzu”yla sürdürülmesi lazım. Ya da birinin gelip bana, insanın evrensel olarak lirik olanı geride bıraktığını evrimsel yönden açıklaması veya kapitalist dünya sisteminin artık lirik olanı duyumlayan bir karakter barındırmadığını kanıtlaması lazım. İkincisi beni tedirgin eden bir ihtimal olarak aklımda ama buna karşı savaşmak için de lirik şiirde ısrar ediyorum. “Lirik olan” diye bir şeyden söz etmem, bunun bir nesne gibi insandan bağımsız var olduğu yanılgısını verebilir. Oysa hayır, lirik olan duygudur, o da insanın içindedir.

Hiç kimse benim, örneğin William Blake şiirinin çağdaş şiirde geçerli olduğunu savunduğumu düşünmesin. Ancak, lirizmin tükendiğini iddia etmek bana “televizyonun icadından sonra teknoloji ilerleyemez” demek gibi geliyor. Rilke’den önce, Rilke şiiri öngörülebilir miydi? Lirik şiiri dönüştürelim, geliştirelim; fakat biçimi öze dayatan bazı deneyselciler gibi onu dışlayamayız.

12) Konu edebiyat olduğunda gelecek planların neler? Neler yapacaksın?

Yazmaya devam edeceğim. Israrla. Şiirimi, okudukça geliştirdiğim poetik anlayışım ekseninde karşıtlıkları daha çok var eden bir hâle getirmek istiyorum. Uçlaştıran, milliyetçi söylemler gibi işleyen ve olmamış tarihlerin fantezilerini yansıtan şiirler yerine karşıtlıklarıyla var olan hayatı öne süren, geliştiren; asıl insana dair bir şiir. Bin Dün Var Yarında’da yazdıklarımda da buna dikkat ettim. Ayrıca yaptığı işi beğendiğim fanzin ve dergilerle iletişimimi sürdürmeyi düşünüyorum. Ana akımın dışında, varlığını ve yaratımını onurla sürdüren insanlar tanıdıkça seviniyorum. Örneğin, geçenlerde Galata Dergisi’nden iki arkadaşın şiirlerini dinledim, gerçekten güçlü dizeleri vardı. Onları neden daha önce tanımamıştım? Biz birbirimize yaklaşmadıkça, eleştirdiğimiz iktidar merkezleri de sınanamayacak.

13) Şiirin sence bir dili var mıdır? İleride başka dillerde de yazdığını görecek miyiz?

Bütün diller şiirin. Ancak birden fazla dili iyi bilen kişinin fark ettiği şu oluyor: her dilde duyarlıklar farklı, düşünme biçimleri farklı, ifadeler başka başka dilsel bağlanmalarla kurulup aktarılıyor vs. Hatta bazı diller bazı duyguları diğerlerinden daha iyi taşıyabiliyor. İngilizce’de de yazıyorum. Bu konuda yazdıklarımı değerlendirmesine sunabileceğim, yabancı dilde yayın yapan bir yer varsa deneyebilirim. Yoksa bir süre daha yalnızca ben göreceğim bunları.


Yalım Aydın

1998 yılı İzmir doğumlu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünde okumaktadır. 2015 yılından beri Mevzular Derin Fanzin başta olmak üzere üretimlerini fanzinler ve çeşitli dergiler aracılığıyla paylaşıyor. Yer aldığı bazı yayınlar Kopya Fanzin, Sokak Edebiyatı Fanzin, Cosmic Zion Zine, Geyik Fanzin’dir.

Can Yücel’in “Seke Seke” Kitabı Üzerinden Küfür ve Pornografi – Mehmet Akay

“Yaşamın kirine bulaşıp, güzel kalabilen kutsaldır” – Hicran Aslan