in ,

İntihar: Uyanmak Mı, Uyuyakalmak Mı? – Ayfer Feriha Nujen

Gençken benim de aklımdan hiç çıkmazdı ölüm. Ben düşünmesem bile, o sadece bir fikir değildi, hep bir yolunu bulurdu aklımdan geçmenin… Bir ilkokul sırasında bile bunu düşündüğümü hâlâ hatırlarım. Her fikir böyledir biraz, ısrarla sığmaz da bir cümleye, bir de eylemlenir ve vücut bulmak ister. Boşluğu dolduran o görünmezliğin negatif enerji olduğunu öğrendiklerinden beridir insanlar, bazı konular hakkında çok daha az bilgiler edinmeye başladılar ve bıraktılar hızlıca sorgusunu bu kevr-u mekânın. Çünkü bilgi özünde bir yok oluşun ifadesini barındırıyor. Çünkü orada ölümden başka hiçbir şey yok, sonsuzluğu kaplayan. Ve anlamı her şeyden daha fazla, daha derin olan. Devletler, bilginin insanları tetikleyen bir şey olduğunu fark ettiklerinden beridir, daha az kaynaklar sunmaya başladılar böylece. İş gücü üresin, üretim bir kölelik düzeni şu modern çağda bile durmasın, yürüsün diye. Bu zorunlu bir tabiat olayıdır, her uyuyan bir gün uyanır. Bilgi insanı çağırır, ayağa kaldırır. Her şeyin yeniden en başa çağrıldığı bir yaratılış zamanına… Yazmak, okumak insanı derin uykusundan erken uyandıran bir şey. Sanki bir gizli el, tutup boğazlar insanı böyle uyanmalarda. Geride kalanlarsa, içi boşalınca kapının ağzında duran bir çift ayakkabıya bakar kalır, acırcasına… Oysa acınası olan yaşayanlardır, çünkü ölüm hayattan uzun. Ve belki de yeni bir yaşam alanıdır, insanlara açıklanmaktan kaçınılan. Hiçbir çevresel etkeni, etrafımızı saran etten bir zindan gibi diğer hiçbir insan karar verilmiş bir ölüm üzerinde etkili değilse, bu tabii ki bir ruhsal hastalıktır. Ama bir düşünün bakalım, bu etkenler etkili olmadıkça kim sıyırmış aklını durup dururken, kendi kendine? Ölümü denemiş, bu eylemde başarılı ya da başarısız olmuş herkes mutlaka birkaç satır yazmış kişilerdir. Yazmayı öğrenen insanın kaderi yaşamını sorgulamak, onunla kanlı bıçaklı nefes aldığı her saniye dövüşmek mecburiyeti demektir. Cioran, ölümü denemekten çok korkan, kendi ahlaki fikrileriyle çelişik bulduğu için intiharı, hiçbir zaman düşünmekten ileriye gidememiş biridir. Bazen sadece ölmeyi düşünmek de yarı yarıya intihar etmek gibi bir şeydir. İnsanın ömrünü uzatan bir ölme biçimi de denebilir bunun için. İnsanın şuurunu uyandırmak için ölümü yalnızca düşünmesi de yetebilir. Yetmelidir. Bu bir yeltenmekse, ölüm kişilerin yaşam haklarına yeltenmesi için zaman zaman düşünülmesi gereken sağlam bir düşüncedir. Bir aslanın bir kafeste, bir terbiyeci ile vakit geçirmesi gibi bir şeydir.

 

Tokadizade Şekip, oğlu tifodan ölünce, Karşıyaka’da bir gazinoda tabancayla 1932 yılında intihar eder. Şiirleri Ahmet Haşim’in deyişiyle “hayatın arka tarafından” bahseder. Ahmet Hâşim de çok istemiştir böyle bir ölümü. Neyse ki derim hep, inançları daha sağlammış heveslerinden. Hayatın arka bahçesinde hırpalanmış bir çocuk gibi daha nicesi… Gérard de Nerval, Jack London, Stefan Zweig, Virginia Woolf, Walter Benjamin, Sergei Yesenin, Vladimir Vladimiroviç Mayakovski, Ernest Hemingway, Sâdık Hidâyet, Paul Celan, Cesare Pavese, Romain Gary, Primo Levi,  Yukio Mishima, Sylvia Plath, Soysal Ekinci, Nilgün Marmara, Metin Kaçan, David Foster Wallace, Kaan İnce, Kanat Güner, Zafer Ekin Karabay, Özge Dirik… Bu insanların hepsi yaşamın arka bahçelerini görmüş kişilerdir. Zıt kutuplar bir araya gelince, dünya pembe bir yalan bile değildir. Kendini bu dünyada en iyi ifade edenler, çoğunlukla kendini öldürmeyi tercih edenlerdir. Çünkü kendini bu kadar iyi ifade edip de anlaşılamamış olmaktan daha büyük bir başka amansız hastalık yoktur. Yaşamı sürdürenler, kendilerini ifade edemeyenlerdir. Bu ifade etme süreçleri hiç bitmediğinden hep bir ümit nasılsa, bir gün anlaşılacaklarını düşünüp yaşamaya devam ederler. İşte buna hayat diyorlar, aslında değil. Ortaçağdan bu yüz yıla insanoğlu kanında bir veba ile yürüdü. Öyle ya, insanın kendini yok etme hevesi ortaçağdan daha önceleri de vardı. Dört kutsalda bir tek cümle, “ölüm uyanmaktır” diyor, yanlış çevrilmemişse! Çoğunluğunun şair olduğu bu vakalar gerçek algısı uyanlardır. Epifiz, biz sıradan insanlar için bir manaya gelmiyor olabilir. Beynimizin merkezinde, alnımızın tam ortasında, dünyanın en hassas, en yumuşak, en parlak parçası… O yumuşaklığını yitirmedikçe, belki Tanrı ile konuşmak da mümkün. İyi beslenirse bir çocuk gibi çok sağlam yön verebilir insan hayatına. İyi beslenmediğinden sertleşen bu yapı, insanların bütün hassasiyetlerini taştan bir örtünün altında tutuyor. His bitince, doğal olarak beklenen tepkiler ya geç veriliyor, ya hiç gelmiyor. Şu, “taş kafalı” deyimi de sanırım oradan geliyor.

 

İleriyi tahmin etme şeklinden, tam bir öngörüye dayandığında edinilmiş fikirler, insanı buhrana batırıp hezeyanlarla sarsan insanlarla bir arada yaşama mecburiyetleri, bir fikri illa da beyan ederken karşılaşılmış engeller, dışlanma ve benzeri pek çok şey. Bunlar aklıyla sorgulayan insanın atlatabileceği şeyler. Sonuçta herkes anlayışla karşılayabilir, anlaşıldıktan sonra kabullenilmemeyi. Orada devreye bir iyileştirici olarak değişim girer. Değişirsin, düzelir. Ama sindirilemez olan şey, varlık içinde varlığını ispatlayamaması insanın. Anlaşılmamış bir şeyin, ifadede şekil bulmaksızın dışlanması. İşte bu cinayet! Ölümünü planlamış yahut bir anda bunu gerçekleştirmiş herkesi haklı bulabilirim. Bir çeşit otizmin bir felç gibi devreye girdiği bütün akıl hastalıklarını kabul edebilirim. Fakat kendi kendine uyanmış bir bilinç, geçerli gerekçeler içinde dayanılmaz acılar barındıran bir dayanakla bu dünyadan çıkıp gitmek isteyenleri kesinlikle haklı bulabilirim.

 

Edebiyat, Tarih, Fizik, Matematik, Teoloji, Felsefe… Say say bitmez daha pek çok bilim dalı, branş. Her şey bir noktada tıkanmaya mahkûmdur, uzun ya da kısa vadede. Dilin erişemediği, anlam bulamadığı, ifadede iş görmediği durumlar vardır. Fakat bu eylem en çok Edebiyat branşından çıkar. Ya dert büyük dil yetmiyor ifade etmeye ya da dil gerçekten edinilmiş bu çıkmazı geliştirmekten başka bir şeye yaramıyor. Öyledir belki de. Olamaz mı? İnsanı ölümüne götüren bütün ruhsal çöküntüler hayatın içinde, yaşarken edinilmiş kaynaklardan fışkıran düşünsel problemlerdir. Yani, ‘hayat yoksa sıkıntı yok’ diyenlerin gerçekleştirdiği bu haklı eylemin sadece edebiyatla bir ilgisi yok, diyemem. Dil bir ikna aracıdır. Bir aktarma. Doldukça dolar, hiç boşalmaz bir konteynır. Ve bazen bu konteynır, insanın üzerine yıkılabilir.

 

Bir ikna yolu olarak dilin gelişimi, anlamsal kavranışı, ifadede yetersizliği de insanı ölüme sürükleyebilir. Woolf’un intiharını tetikleyen bir düşüncenin ikna edilmeye olan meyliydi. Hasta olduğuna inandırılmış biriydi, bir kez daha hasta olma korkusu yüzünden öldürdü kendini ve o kadar korkuyordu ki ölmekten, ayağına bir kaya bağlamak yerine, çakıl taşlarıyla doldurmuştu ceplerini. Kendini boğmak için girdiği nehre. Nilgün Marmara, çok parlak fikirler, betimlemeler üretmesine rağmen biraz da çok kullanıldığını fark eden biri olduğunu anladığında bıraktı kendini kucağına intiharın. Benjamin, kendini kilitlediği odada kendi kendini öldürmeseydi de, zaten öldürüleceğini bildiği için vurdu kendini. Hemingway, uzun bir yaşamın artan bir sıkıntıdan başka bir alamı olmadığını anladığında davrandı av tüfeğine. Mantıksız da olsa, güçlü olan çoğunluksa yukarıda adı geçen herkes gibi gelecek nesil de son verebilir yaşamına. Ne müthiş şeydir ki, artan eğitim seviyesi, bunca zayıf müfredata rağmen aklı aydınlananların katlanmayı, baş eğmeyi reddetmelerine neden. Yeni bir düşünce biçimi olarak, hiç yeni bir şey olmasa da ölüm, yeni bir ölme biçimidir artık intihar. Ve bütün bunlara rağmen umalım ki insan, yaşamı savunabilecek bir şeyler bulabilsin hâlâ.

Kaos Çocuk Parkı Ortak Basın Bildirisi

Hatırlıyorum – Sonat Yurtçu