in ,

Poetika’nın Hata-İ Yolunda Kesişen Yollar – Eylem Hatice Bayar

Bu yazı, Cemal Atay Genç’in Kaos Çocuk Parkı Yayınları’ndan çıkan son kitabı Poetika’nın Hata-i Yolu: Kırklar Cemi ve Derrida üzerine bir yazı olacak. Öncelikle karşılaştırmalı yazıları sevdiğimi ve zaman zaman bu türden yazılar yazdığımı söylemeliyim. Belki de bu nedenle ilk anda dikkatimi çeken kitabın ismi oldu: “Kırklar Cemi ve Derrida”.

Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu ilk söyleyen kimdi? Da Vinci sanırım.

Kitap beş ana bölümden oluşuyor. Birinci bölüm olan Hata-i Yolu bölümünde iki yazı yer alıyor. Birincisi “Ontik Olanın Olanaklılığı” ki, orada yer alan ontik olanın ne olduğuna ilişkin cümlelere yazının sonunda yer vereceğim. Diğeri ise “Şiir ve Hakikat”. Genç, bu yazısında şiir ve hakikat arasındaki ilişkiyi Heidegger ve Alevilik üzerinden okumaya çalıştığını söylüyor. Heidegger’in Dasein (orada olma hali) kavramına değiniyor. “Dasein, ölümlü bir varlık olmanın bilincinde olmaktır” diyor Genç. Sonrasında ölümle olan ilişkimize değiniyor. Yakınlarımızın ölümüyle kısa süreli karşılaşmalardan öteye geçemediğimiz bir şeydir genelde ölüm. “‘Bir gün öleceğim’deki ‘bir gün’ aslında ‘hiç gündür’, o hiç gelmeyecek olan, ötedeki, çok uzaktaki gündür. Ölen kişi hep başkasıdır, ben değilimdir.” Oysa kişinin hayatına anlam katması ölümlü olduğunun bilincine varmasıyla mümkündür. Bu durumu, varlığın anlamını, hakikati bize en iyi şekilde gösteren kişiler Heidegger’e göre sanatçılardır.
Bundan sonra Genç, Aleviliğin temel kavramlarından biri olan Can kavramını açıklıyor. Canların hakikate ulaşması için geçmesi gereken dört kapı, kırk makamı anlatıyor ve Heidegger’in Hakikati en iyi dile getiren kişilerin şairler olduğunu söylemesi gibi, bizde de bu kişilerin halk ozanları olduğunu söyleyerek yazısını Kul Himmetten bir dörtlükle bitiriyor:

“Gafil gezme şaşkın

Bir gün ölürsün

Dünya kadar malın

Olsa ne fayda”

İkinci bölüm yani “Lahitteki Sözler” bölümünde on yazı bulunuyor. Bu yazılardan bir kaçına değineceğim. İlki kitaba da ismini veren “Kırklar Cemi ve Derrida”. Bu yazıda Genç, Derrida’nın konukseverlik kavramından yola çıkıyor. Derrida’nın koşullu konukseverlikle aynı anlamda kullandığı hoşgörü kavramı koşullu, sakıngan, ihtiyatlı bir konukseverliktir. Oysa gerçek konukseverlik, kapımızı çalan herkesi, hiçbir koşul dayatmadan, peşinen, teklifsiz şekilde içeri buyur etmektir. Bu noktada evimize gelen konuğa “misafir gibi davranma” demek bile ona misafir olduğunu hatırlatmaktır. Buradan Kırklar cemine geçen Genç, Hz. Muhammed’in kırklar cemine nasıl kabul edildiğini anlatıyor kısaca. “Kimsin?” sorusuna kendilerince uygun gördükleri cevabı aldıklarında Hz. Muhammed’i içeri buyur eder kırklar. Hz. Ali’nin de içinde bulunduğu kırklar statü olarak ne alt, ne üst ilişkisi içindedir. Sonrasında ise Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin musahip ( dünya ve ahiret kardeşi) olmasına değiniyor Genç ve yazıyı “Ev neresidir: benim barındığım yer mi, benliğimin barındığı yer mi?”, “Kimdir konuk olan: kan mı, can mı?” gibi sorularla bitiriyor.

Diğer bir yazı “Lilith-Havva-Naciye”, Genç’in değişiyle İbranilerin ve Alevilerin kendi Ötekilerini nasıl oluşturduklarını, kendi kimliklerini nasıl kurguladıklarını, Lilith-Havva, Havva-Naciye mitolojik karakterlerine yansıttıkları zıtlıklar üzerinden anlamaya çalışıyor. Biliyorsunuz, Lilith Adem’e itaat etmemiş, kendini Adem’le eşit görmüş bu nedenle de cezalandırılmıştır. Havva ise Lilith gibi topraktan değil Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı için Adem’e tabidir. Bu nedenle kötülükler ve olumsuzluklar Lilith’e atfedilirken, tüm olumlu özellikler Havva’ya ait olacaktır. Ve bu nedenle de Lilith kutsal kitaplarda yer almaz. Peki Naciye kimdir? O da Alevi inanışına göre Havva’nın ötekisidir. O tanrı tarafından Adem’e gönderilen bir melektir. Genç yazıyı erkeklere yerinde bir atıfla bitiriyor. Aslında başka bir yazının da kapısını aralıyor: Peki “her daim sütten çıkmış ak kaşık gibi saf, temiz ve günahsız” erkek kahramanlar nerededir?

Diğer bir yazı, “Zamanın Çivisi Çıktı” yazısında Genç, amacının gündelik zaman diye yaşadığımız zamanın dışında başka bir zamanın olabilirliğini göstermeye çalışmak olduğunu söylüyor. Öncelikle modern fiziğin tanımında zamanın, evrenin başka bir boyutu olduğunu söylerken, saat zamanı dışında sanatçının yaratı esnasında içinde bulunduğu bir başka zamanı, sanat zamanı kavramını ortaya atıyor. Bu Einstein’ın görelilik teorisinin sanattaki örneği olarak da okunabilir.

Bu bölümden sonra gelen “Poetikanın” Sesi bölümü yedi yazıdan oluşuyor. Ben bunlardan üç tanesine değineceğim. Bunlardan ilki “Cahit Külebi: İki Arada Bir Nerede” adlı yazı. Cahit Külebi şiirini irdelediği bu yazıda Genç, şairin taşraya bakışta diğer şairlerden farkını ortaya koyarken, bir kez daha şairin dille olan ilişkisine değiniyor. Diğer bir yazı “El Yordamıyla Melih Cevdet Şiiri”, Genç’in Melih Cevdet şiiri ekseninde Türkçeye “başkası” (öteki) olarak çevrilen “the other” kavramını irdelediği bir yazı olarak karşımıza çıkıyor. Genç bu çevirinin bizim coğrafyamız için güdük kaldığını söyleyerek başkası yerine “El Âlem” sözcüğünü öneriyor. Ve sonrasında da Melih Cevdet’in şiirlerinde “el âlemin karmaşık ve zengin ayak izlerini” arıyor. Yazının sonunda Anday’dan alıntılanan bir şiiri paylaşalım:

“Hayvanların en büyük korkusu insan olmaktır

Bunca acıyı nasıl barındırdın.

Tümü mutlu ölen hayvanlar birbirini tanımazlar.

Bense başkasını tanırsam kendime acıyorum

Yan yana duruyoruz

Elden ne gelir ki?

Başkasını yaratmak gerek”

“Ahmet Oktay’da Şiirin Unutmayışı” yazısında Genç, Ahmet Oktay şiiriyle birlikte yazının ve şiirin “ne olduğu” üzerinde dururken, şiirin tarihi yazan elin karşısındaki el olduğunu söylüyor.

Kitabın son bölümü olan ve Genç ile yapılan bir söyleşiyi kapsayan bölümden önce gelen Menzil Arayışı, Genç’in altı farklı romana dair görüşlerini barındırıyor. İlk yazı “Oğuz Atay ve Vüs’at O. Bener’de Özgürlük Sorunu”, Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanı ile Bener’in Bay Muannit Sahtegi’nin Notları romanlarını Sartre ve Levinas’ın özgürlük kavramlarından yola çıkarak okurken, söz konusu iki romanın kahramanlarının yaşam karşısındaki duruşlarını sorgulayarak özgürlüğün ne olduğuna dair bir tanım getirmeye çalışıyor.

Değineceğim diğer bir yazı ise benim için de önemli bir roman olan Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanı üzerine yazılmış olan “Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak Romanını Heidegger ve Arendt Üzerinden Okumak” adlı yazı. Burada Genç yine Heidegger’de ölüm olgusu üzerinde durduktan sonra Ağaoğlu’nun kahramanı Aysel’in ölmeye yattığı otel odasındaki hesaplaşmalarına değinerek, onun hayatın ve ölümün anlamı sorularının korkusuzca üzerine gidişini anlatıyor bize. Aysel’in “kendi varoluşunu gerçekleştirebildiğini, hayatına bir anlam katabildiğini” söylüyor. Genç sonrasında ise Heidegger’in öğrencisi ve aynı zamanda sevgilisi olan Arendt’in Heidegger’den farklı olarak anlamın ölümde değil, yaşamın kendisinde, başkalarıyla ilişkide yattığını savunduğuna değiniyor. Genç’in Aysel’i ölmeye yatmaya götüren, Heidegger ve Arendt açısından bulduğu, nedenler ise oldukça iyi tespitler içeriyor. Bunları okumayı size bırakıyorum.

Son olarak kitabın başında yer alan Ontik Olanın Olanaklılığı yazısından ontik olana ilişkin birkaç cümleyle yazıyı bitirmek istiyorum. Şimdiden iyi okumalar.

1.1 Ontik olan kendini oluş halinde var eder.

1.5 Bulanık ve tekinsiz, renksiz ve yalnızdır ontik olan.

1.6 Ontik olan kendi nevi şahsına münhasır olandır.

2.1 Gelenek ontik olanın evidir.

2.2 Ontik olanın imkânı evin sınırları dışında-ötesindedir.

2.9 Sanatçı ontik olarak uyuyanı, karanlıkta kalanı, hiçliğin kuyusundan çıkarmalı-uyandırmalıdır.


“İlk yazıt” dokuzuncu şiir – Çayan Okuduci

Ayfer Karakaş’la söyleşi – Hicran Aslan