in ,

Şiir ve Fuhuş – Fuat Çiftçi

1 January 1918, Poems by Rilke, Dugald Stewart Walker - archive.org

Cioran, Çürümenin Kitabı’nda “Felsefe ve Fuhuş”adlı yazısında, hayat kadınının kaldırım kuşkuculuğundan söz açarak, onu her şeyden kopmuş ve herkese açık olarak tanımlar. Hayat kadınının her vesilede tutum ve çehre değiştirdiğini, ticari bir tasayla sahte iniltilerini esirgemediğini, etrafına aydınlanmış ve sahte bir bakış yöneltiğini söyleyen Cioran, hayat kadınının gözünde tüm insanların müşteri olduğunu, onların insanlar ve kendi hakkında görüşü olmadığını ayrıca vurgulayarak fuhşun yüksek öğretisinin bu olduğunu savunur. Yazımızın başlığının Şiir ve Fuhuş olmasının nedeni, Cioran’dan esinlenmemizin yanında, antik atmosferi tuvallerine sokan ressamlar gibi, günümüz şiir yazarlarının kitsch’in(kiç) önlemez zorunluluğuna boyun eğmesi, hem dili kesintiye uğratması hem de dışarıdan taşımalarla yeni dil oluşturmaya çalışması (eklektizm), biz buna faşist mimarlık diyoruz, çevrel tahribatlarla eklektik yapının söz tüketimine omuz vermesine ses çıkarmaması, günümüz şiir okurunun kiç sınırlarında dolaşması, medyanın kiçi kendi referansları toplamı olarak okura ve şiir yazarına dayatması, şiirin sahte tarihsel edebî kent ve dergi dekorları içerisinde gölgeye itilmeye çalışılması, Cioran gibi düşünürsek, şairin okuruna sahte iniltilerini armağan etmesi, bir belleği taşımayan iniltilerin şiir diye sunulmasıdır denebilir.

Özgünlüğe ve düşünsel sürece dayalı tasarımlar olarak kabul edilseler bile, somut şiirler estetiği altyapı olarak kullanmaya çalışan bir tür teknoloji ya da sanayi ürünü görünümündedir. Türk şiirinin motorunu hızlandırmak için, anlak ile şiir arasına makinenin girmesini sağlayan kimi şairler, bir çeşit zenginlik içinde fakirlik gibi paradokslarını yığdılar edebiyat alanına. Şiiri neredeyse doğal evrime kendini bırakacak mimari devrimmiş gibi göstererek, içi boşaltılmış kalıp önerilerle, dünya mimarlığına katılmanın yollarını aradılar. İnsandışılığı(Apolinnaire’in  modern sanatçılardan talep ettiği bir niteliktir bu.) önceleyen karikatürel bir dağılım ya da sofuluktan doğan ritüeller  olarak tanımlayacağımız somut şiir yazarlarının, aslında biçem operatörü olarak kendilerini gördüklerinden olsa gerek, avangard yaklaşımların doğasını ve epistemolojisini arıtmaya ve kuvvetlendirmeye değil, dekoratif anıtsal duyguyu ön plana çıkartmaya özen gösterdikleri ortadadır. Anonim bir içeriksizliğin tam ortasında olan somut şiir yazarları, endüstri çağının çoğulluğunu da arkalarına alarak, menkul bir dilin buyurganlığına (Türkçe söz konusu) karşı çıkış olarak sürdürdükleri çalışmalarının yaşam damarları yoktur. Şiirin mekânsal içeriğini dahi boşaltarak, anakronik bir seçmeciliğin belirlediği, içi boşaltılmış mimari şiir oluşturmaya çalışmak, buna kuramsal model oluşturdukları asla söylenemez,ne derece devrimci yaklaşımdır?  İdeal şiir ütopyalarının süreği olarak gördüğümüz somut şiir, var olmak için yeni paradigmalar eklenememiştir bu tip lere, modernizmin şiir niteliğini yitirmiş ölü doğmuş yüzüne eklemlenerek tarihsel bir topografyadan öteye gidememektedir. Somut şiir için “görsel aldırmazlık” tanımı geliştirilebilir.İdeal dadacı olma yolunda, buna taklit (mimesis) eksenli kurnazlık da diyebiliriz, mevcut olana karşı ürettikleri çalışmalarla kiç (kitsch) oluşturan somut şiir yazarları, kinik ve parodik örnekleriyle, kendilerine karşı üretilenleri asimile etmeye çabalamaktadır günümüzde. Türkiye’de maalesef başkalarının avangardına sahip çıkılarak iç ferahlatılıyor. – Milan Kundera, “Kitsch bokunkesin reddidir” diyor.- Fosilleşmiş ironiyle, başkalarının somut şiir çöp kutularını karıştırarak, geçmişin atıkları içinde kurtuluş yolu arayan bu yazarlar, hiçlik pazarıyla hiç-yaşam arasında fetiş üretmektedirler. Büyüsü yitirilmiş fetişler hem de… Hem somut şiirin yeni proleterlerini beklediği de söylenemez. Deney yüklü keşifçi tutumlar ile kararsızlık ve sarsıntı içinde olan genç şairlerimizin ürettiklerine, “somut ve güncel beklentilere uyarlanmış zihinlerin verimleri” diyemeyiz. Somut şiir için, görsel ideolojinin uyumlandırıcı içeriğini açığa çıkartıyor diyebiliriz. Bireysel şölenlerin istence dayalı kurgusunun yol açtığı tipik bir hazdan öte şey değildir somut şiir dedikleri… Simgesel meydan okumanın da şiire katkısı yoktur diyebiliriz…Sözcüğün sessel boyutunu kaldırılmasını bir yana koyalım, sözcüğü de ortadan kaldıran, şiirin varlık bilimsel tüm öğelerini yerle bir eden somut şiir için nonpoetry (şiir olmayan) kavramı oldukça uygun görünüyor.

Şiiri dural bir mekanizma olarak algılayan genç şair, yaşayan bir organizma olan şiirin strüktürünü göremediğinden, şiirin bugününe sağlıklı bir bakışla yaklaşamıyor.Şiir üretimini var olana eklemleyerek, şiirdeki kırılmayı, gelişmeyi farketmediği gibi, bitişik nizam mantığıyla var olanı şiirsel adaya eviriyor. İki özdeş şiir (!) Aldatıcı bir gerçeklik görüntüsü (trival), imge yoksunluğu, bir diğerinin çürümüşlüğüne eklemlenme, birbiriyle eşit koşullarda yaratı, genç şiir yazarının yoksullaşmasına neden oluyor. Görünen bu… Çoğu dergilerin ve şiir kitaplarının, şiirin ölümünün şahidi gibi görünmesinin ardında hurdacı zihniyet yatıyor. Papaza günah çıkartır gibi, kendi fısıltısını ölçmeksizin, koca koca şairlerin, sanki şiir evsiz, aciz ve kederli bir objedir, şiirlerini koca koca dergilerde vaftiz ettirmeye kalkışması da genç şiir yazarının kafasını karıştırıyor. Vaftizi iptal edilmiş kimi emekli şairlerin de, kozmik bekleme odalarında devşirdiği üç beş genç şiir yazarlarını, dergilerin bekleme odasına yığmaları, gençlerin bu beklentisi, onları evlerinden çıkartılmış sığıntı gibi görmemize yol açıyor. Hurdacıların çocuğu konumundan sıyrılmış üç beş genç şair, hudutları ve farklılıkları silinmiş ilişkilerden sıyrılmış,dergilerin öbür sahilinde tatil yapıyor. Çünkü okumuyor, dergi takip etmiyor,araştırmıyor, aç ve tehlikeli hayaletler gibi, şiirinin haç işaretini çevireceği yönü dahi göremiyor… Soyunup serpilmiş halde, dergilerin sahilinde,bir buzdolabı kılavuzunun kirli sayfalarına çiziktirilmiş dizeleriyle,dergilerin şiir ekonomisine eklemleniyorlar… Şeylerin parçaları ve kırıntıları günümüz edebiyat dergilerinde o kadar çok ki, bunlar, dergileri kırpıntılar savunucusu konumuna itiyor. Son dayanıklı atıkları kabullenen dergilerin durumu içler acısı değil mi?

Günümüz şiirindeki karmaşa ve sancı, patlama olarak nitelenebilecek bir üretkenliğe yol açmış görünüyor. Bu üretkenlik besleyici karaktere sahip bir verimliliği ardından getirmiyor. Hurdacının kucağında herhangi bir şaheser bile aynı maddedir. Şekilsiz hayali şeyler yığınıdır hurdacı için arabasındakiler. Çok üreten şairleri hurdacı olarak görürsek, yinelenen işkencedir şairin çantasındakiler. Çok üretim, işkence aletlerinin sergilendiği müzeye dönüştürür şairin anlağını. Hızlı üretim, kaba ve yaratıcılıktan yoksun şiirimsiler demeti yığar etrafa. Hastalıklı büyüme ve doygunluk, kendi kendinin ikizini yaratmalar söz konusudur. Bu kanıya nereden mi vardık? Bir yılda, 15-20 dergiyi yazdıklarının hışmına uğratan, şiirinin yaralı ciğerini ölümsüzleştirmeye çalışan onlarca şiir yazarı var. Dergilerin sırtına yükledikleri ham yemişlerini yinelenen işkenceye dönüştürüyorlar aslında. Bu üretkenlik patlaması, şiirimizi yüceltmeye yaramıyor; sadece şiir yazarını dergi adalarında tutunmaya, açık deniz hayalleri kurmaya itiyor. Dirimle ölüm arasındaki labirente uzanıp kalmış çok üretken şairlerimizin, şiirimsi motorlarını soğutup, çok üretimin sessizliğine gömülmemeleri, bu tip karmaşık radikalliğin pilini kontrol etmeleri gerekmektedir…

Peki, çok üretimin gürültü perdesi ardında saklanan atmosferin dağılmasını mı bekliyor gölgeden çıkmak için günümüz şiiri? Sistemin enjekte ettiği popülizm, estetiğin gözardı edilmesi, ya da şiirde insanın yitirilmesi şiiri gölgeye itmiş gösteriyor.Her şeyin nesneleştiği, alınıp satılabildiği, bir tüketim dünyasının parçası olduğu günümüzde şairin günlük somut beklentilere uyarlanmış olması, güdümlü edebiyat anlayışını da beraberinde getiriyor. Şiir dilinin kuvvetten düşmesi de bir tür kimliksizleşmeyi doğuruyor. Özneleşen şair kendisiyle çakışıyor. Kiç sanayisinde kapitalistleşme sürecinin, şiiri en alt sıraya itmiş olduğunu gözlemliyoruz. Kiçe tutunup orada kök salmaya çalışan şair, yaşamın kapı kilidini şiirden uzak tutuyor…  İnsanlığın insanlaşma serüvenine tanık olamayan günümüz şiiri de, varlık nedenini ortadan kaldırmaya yönelik koşullarla savaşmak için, belki de muhalefet görevini üstleniyor,gölgeye çekilmiştir. Şiir, ticari meta olmama savaşımını veriyor da denebilir.Kolaya yaslanmanın hareketsizliğini yaşıyor şiir; bu yüzden azalıyor. Üretim ilişkilerinin dayattıklarını parçalayamayan şair, bu ilişkilerin başını çekiyorsa,şiir de iktidarla bütünleşenleri, yaşama ulanmayan tüm öğeleri reddeder. O, bir aşma etkinliğidir. (Veysel Çolak) Cemal Süreya : “ Şiir anayasaya aykırıdır.”dememiş miydi? Popularite uçurumundan köklü bir deneyim kazanmıştır şiir diyemeyeceğiz. Sadece kiç fundalıklarının arkasına sıkışıp kalan şair, yazınsal yaratımın insanı kızıştıran yönünü görmemek bir yana ruhsal yalnızlığının simgesini dahi dillendirememektedir. Özgürce oynanan bu saflık hâli, edebiyatın akılcı özelliğiyle anlaşmazlığa düşmekten başka şey değildir.

Şiir, insan hayatının dışında kalan bir alan değildir. Ne tirajik ne de kutsal alan olabilir. Onu tanrısal sarhoşluğun hükmüyle ele alanlar, sanallıklarını  ortaya sürmüşlerdir; hepsi bu kadar. Tanrısal dünyanın temelini şiir üzerinde şiddete dayandırtan, kutsal şiddetin hayalini kuran kimi şairlere ne diyeceğiz? Şiiri dinin mirasçısı olduğunu iddia etme eğilimindeki bu şairler, gizemciliğin toplum dışı kalan görünümünü oluşturmaktadırlar. Gizemcilik tecrübeleri, gizemli hallerini pekiştirmektedir. Din ile yalıttıkları şiir, kendinden başka olan şeyde kaybolmaktadır. Kaba ve düşmanca egemenliğin şiire katacağı ne olabilir ki… İmkansıza ve hayatın arka yüzüne kavuşmak mistizmin merdivenidir dersek yanlış olur mu? Moda vaazlara manevi dolgu malzemesi değildir şiir… Mistizm bulaşığını etik diye kapımıza yığan kimi şairler, çiziktirdikleri şeylerin şiir olmadığını, bu yaratılara ötenazi uygulama haklarının ayrıca olduğunu,ıstırabın ve çürümenin ancak kendinden memnun cehalete dayalı kuruntu sayılabileceğini bilmeliler…

Şiir,korunması gereken tüm sınırları ihlal ederek özünü yakalar. Nesnelerin kendi aralarına koydukları kesin sınırları reddeder. Şiir, bizi kendi sınırsızlığına kavuşturma erdemini gösterir. Şiir, istese de yapıcı olamaz. Ancak varlık karşısındaki benzersizliğini anlatır. Düzene zincirlenmeyi kabul eden şairini,olanla eşitlenen şairini, kabullenmez. Kendini şeylerin akışıyla dayatmaya meyilli düzenlere karşı çıkıştır. Varlıkların bilinçli olarak koyduğu sınırları eritip yok etmek için şiir, şiirdir. Şeyi tanımlanabilir hale getirten özelliği olmayan şiir hiç de iletişim değildir. İletişim teknokrasisinin giderek artan egemenliğinin ürünü asla değildir şiir… Özel uyumların arayışı onun dışındadır. Kendisinden başka şey olmayan doyumsuz bütünlüktür şiir. Durumlardan, kanaatlerden, kurumlaşmış bilgilerden uzak durmasını bilir. Zorlama bilgiyle doğrulanabilen ilişki olmamıştır hiçbir dönemde. Şiiri diğer şeylerden ayıran en önemli özelliği,sonsuz gerçeklerin oluşumuna girmeme yeteneğidir. Gerçeğin bütüncül ve kayıtsız şartsız iktidarını dayatma gayretlerini tersinir. Verili her durumun tikelliğine kayıtsız kalır. Olumlamaların bileşimi olarak da göremeyiz şiiri.İnsanın insan için olduğu bir dünyadır şiirin tüm eylemleri… Kendinden başka göndergesi olmayandır şiir.

Kehanetçi kalıplara itilmiş, “mayalanmakta olan gübre yığını” şiirseller, gülünç keyfiliklerini sürdürmeye devam ediyor şimdilerde. El ele tutuşturulmuş günümüz şiir haritasında, bilgi düşkünü güdüleri cisimleştiren, teknik olan ile insancıl olanın tehlikeli birleşimiyle “melez” dizecikler çiziktiren şairler,kendi körlüklerini görkemli biçimde hizaya sokacaklarına, kendilerini inkâr etme erdemiyle sevişmeyi denemelilerdir. Ayrıca, kendi kendilerini öncü ilan edenlerin yol açtığı bölünmeler, her yerde yinelenerek yeni kopuşlara yol açan güdümlü bağnazlığa tutunmayı kolaylaştırdı. Olasıların uzamına astıkları şiir,onları asla affetmeyecek…

Sanal gerçeklik üzerine kurulu bilgilendirme ve çözümleme şiire yıkılmak istense de,şiirin dünyayı tek bütünsel gerçeklik şemsiyesinin altına alınamayacağı kesindir; şairin küresel gücün dünya toplumları üzerindeki denetimleri ve baskısı dikkatini çekerse elbette… yine de şiir kendine uygun kıyafetini seçecektir, şairine rağmen. Şiir, şairin kazıdığı çukura düşmez diyebiliriz… Ama imgeye karşı bir saldırı söz konusu değil midir? Bilgisayar aracılığıyla gerçekleştirilen imgeler, kendisine söyletilmek istenen şeyin ablukası altında kalmıştır imge, dijital ve sayısal üretim, imgenin teknik programlama sürecine sokulması, imgeyi saldırıya uğratan etmenlerden sayılabilir. Evet imge saldırıdadır, bu saldırının izleri yazılagelen günümüz şiirlerinde açıkça görülmektedir.

Günümüzde,şiire aşırı şekilde bilgi, anlam ve tinsel veri yüklenmektedir. Şiirin sinir hücreleri böylelikle tahrip edilmektedir. Şiiri bilgi stoku olarak algılamak,dijital zincir üzerinde, kitleler hâlinde yok olmak demektir. Şiir ölçüm cetveli midir de, şiirde bilgiyi ölçmek, şiirde anlam aramak böylesine moda olsun günümüzde? Şiiri bilgisel komaya sokma devri mi yaklaşıyor ne? Etten kemikten arındırılmış bilgisel yolculuk değildir şiir değil mi?

Şiir, kendini sorgulamaktadır. Şiir, gereğinde şiire itiraz edilmesini ister. Tümmerkezleşmelerin eritildiği bir merkeze, doğruluğun, ahlâkın tüm yapılarının yıkıldığı doğruluğa varıştır şiir. Toplumsal yaşam içerisinde şiir köklenirken,aynı zamanda kaçınılmaz olarak ondan kopmaktadır da. Şiir, edebî olandan fazla bir şeydir…

Bu denemenin amacı şiirin ne olduğunu tanıtlamak değildir. Onu tanımlamaya kalkışmaksığlıkla adlandırılabilir ama günümüz şiirinin niçin gölgeye çekildiğini, beş para etmez bulanık metafiziğiyle kimi şairlerin onun gölgede kalma zamanını uzattığını ayrıca vurgulamak istedik, şiirin ne olduğunun altını çizerek…Şiirimizin sorunları, yazdıklarımızla sınırlı tutulamaz. Yaptığımız, bu sorunların kimi yönlerine bir işarettir sadece. Fuhşun yüksek öğretisinin şiirimizdeki yansımalarına işaret de denebilir yazdıklarımıza. Bulaşıcı düzen bozukluğuna uğratılmaya çalışılan şiir ve farklı kutuplar olmaktan vazgeçmiş görünen şair… İşte günümüz şiirinin genelleşen suç ortaklığı içindeki hâli bu değil de nedir? Küreselleşme kusursuz düzene giderken, şair bu karşılıklı çürüme sevdasından uzak durmalı ve küreselliği reddedecek düelloyu gerçekleştirmelidir. Ne demişti Veysel Çolak: “ Şair vur kendini.”

Şiir tarihinin, şairleri, şiir kitaplarını, biçemleri tozlu sayfalarına eklemlerken,bunları acımasız bir elemeye tuttuğu söylenebilir mi? Sorusunu da ortaya atarak, bir sorunsala daha im koyalım isterim.

Şiirin cinsiyeti yoktur. Şiirin eteğini kaldırsanız sadece şiir görürsünüz…

Hakuna matata !… – İlyas Tunç

“Sürüye Başkaldır, İsterse Kurt Yesin Seni!” – Sabit Kemal Bayıldıran